Geçmiş çağların insanlarının “evren” anlayışı ile çağımız insanının “evren” anlayışı aklın ve gözün ölçüleri dikkate alınarak incelenirse; “Aynı evrende yaşıyoruz fakat kesinlikle aynı evrenin insanları değiliz” demek zorunda kalıyoruz.
Eski evren anlayışında evrenin sınırı yeryüzündeki “toprak, su, ateş ve hava”dan başlıyor dünya semâsında çıplak gözle görünen Ay, Güneş ve yıldızlarda sona eriyordu.
Yıldızlar gök kubbenin sınırında asılı kandillerdi ve yıldızlar makro evrenin sonuydu. Daha doğrusu dünya sona eriyordu. O zamanlar “dünya” ( İngilizce: earth) kavramının yanında “evren” (İngilizce: Univerce) diye bir kavram (mefhum) dahi yoktu. İnsanlık bir dünyacıkta değil de sınırlı bir evrende yaşadığını 20.yüzyılın başında, sınırsız bir evrende yaşadığını ise 20. yüzyılın ortalarına doğru ancak öğrendi.
Eski evren anlayışında havada uçuşan toz zerreleri maddenin en küçük parçasıydı ve bölünemiyordu. Toz zerresi de mikro evrenin sınırı idi. En büyük cisim “Dünya” en küçük cisim “toz zerresi” idi. Güneş ve Ay göründükleri kadardı ve ancak birer tepsi büyüklüğündeydi.
Gözün gördüğünden biraz daha fazlasını düşünebilen nadir beyinler; “cisimler gözden uzaklaştıkça küçülür, yaklaştıkça büyür” pratik bilgisinden hareketle “Güneş” ve “Ay”ın belki de göründüğünden yüz-yüzelli kat daha büyük olabileceğine inanıyorlardı. O zamanlar için bu akıl yürütme/çıkarımsal bilgi “olağanüstü” idi.
İnsanlığın başlangıcından orta çağa kadar milyonlarca yıl boyunca insanlık “toz zerresi/mikro evren ve makro evren/dünyacık” arasında sıkıştı kaldı. İslâm’ın doğuşuyla birlikte dar dünya anlayışı sınırlarını genişletmeye başladı. Emevî hânedanlığı zamanında başlayarak, Abbasî hilafetiyle devam eden eski Yunan felsefe kitaplarının Arapçaya çevrilmesinin başlattığı “bilimselleşme” etkisiyle insan ilk defa kozasının/dünyacığının içinden koza dışını/evreni düşünmeye başladı.
(Risalet ve Nübüvvete dayalı evrensel bilgileri, Rasulullah a.s.’ın evreni sonsuz ölçülerle ve boyutlarla tanımlamalarını bu yazıda es geçiyorum…)
Tüm düşüncelere ve gelişmelere rağmen evren hâlâ sınırlıydı. Milyonlarca yıllık insanlık tarihinde “gök kubbenin sınırının ötesi”ne hâlâ geçilememişti. Dünyanın “gök kubbe” kozası delinememiş sonsuz ve sınırsız evrenin sırlarına henüz erilememişti.
Eski Yunan medeniyetiyle varlığın hakikati ilk defa o çağa göre bilimsel sistemle düşünülmeye başlandı.
Meselâ… bir Eski Çağ filozofu doğayı gözlüyor. Yıldızlar, Ay, Güneş, bulutlar, nehirler, mevsimler ve her şey sürekli hareket halinde. Her şey akıyor. Duran hiç bir şey yok. Filozof gözlemini bir kaç cümle ile özetliyor:
“Bir nehirde ancak bir kez yıkanılabilir. Çünkü ikinci kez girilen nehir aslında biraz önceki nehir değildir, sular akıp gitmiştir, nehir başka bir nehir olmuştur.”
Filozof bu basit gözlemine dayanarak insanı ve varlığı açıklamaya girişiyor ve;
“Biraz önceki var olan ben şimdiki ben değilim, biraz sonra var olacak olan ben de şimdiki ben olmayacağım”
diyerek “ben”in “insan”ın, “yaşam”ın… kısaca varlığın ne olduğunu düşünmeye çalışıyor. İki bin yıl sonra anlaşıldı ki bedenimizdeki hücreler her an ölmekte ve yerine yenileri gelmektedir. üç-beş yıl içinde bedenimiz başka bir beden olmaktadır.
Meselâ… bir başka eski çağ Yunan filozofu son sürat dönen bir topaca bakıyor. Topaç döndükçe “uğultu” şeklinde ses çıkarıyor. O zamanlar sabit ve tepsi gibi düz kabul edilen Dünya’nın da topaç gibi son sürat dönmesi halinde aynı sesi çıkarabileceğini düşünüyor. İki bin yıl sonra şimdiki çağımızda dünyanın ve diğer gök cisimlerinin dönerken çıkardıkları kulakla duyulamayan sesi teknolojik aletlerin yardımıyla dinleyebiliyoruz artık.
Meselâ… “Evraka, evraka… buldum, buldum” diyerek sokaklarda çığlık atarak çıplak koşturan eski çağ Yunan filozofunu hepimiz biliyoruz. Suyun kaldırma gücüyle cisimlerin özgül ağırlığı, kütlesi, hacmi arasındaki bağlantıları keşfeden filozofun formülünü hâlâ kullanıyoruz.
Basit gözlemler beyinde önce basit düşünceler oluşturuyordu. Basit düşünceler aklın soyut doğrularıyla katışarak daha karmaşık üst bilgilere dönüşüyordu. Eski çağ filozofları bu basit gözlemlerden yola çıkarak varlığın somut atomlardan oluştuğu bilgisine kadar yükselebilmişlerdi. Hatta bazı filozoflar evren(in)deki düzen ile sayılardaki düzeni kıyaslamışlar ve varlığın sayılardan oluştuğunu savunarak “soyut evren” modelleri dahi düşünmüşlerdi.
Eski çağın atomlardan (yani bölünemeyecek kadar küçük maddeden) oluşan somut evren modelini çağımızda atom boyutuyla anlamaya çalışırsak tüm evrenin temelde hidrojen atomundan oluştuğu kabulünin hâlâ geçerliliğini koruduğunu görürüz.
Eski çağın sayılardan (yani soyut varlıklardan) oluşan soyut evren modeli de çağımızda “kuantum” ve “string” teorileriyle açıklanan madde ötesi evren modelini anımsatmaktadır. Gerçi eski çağ filozofları evrenin yapıtaşını değil de maddenin yapıtaşını düşünüyorlardı ve evrenleri dünya ve yıldızlar arası çok dar bir mesafeydi ama maddeyi ve dünyayı açıklamak sonuçta tüm evreni açıklamakla aynı kapıya çıkar…
Bu arada basit gözlemlerde göze bir miktar doğru bilgi vererek insan beyninde “kısmen doğru genel kabuller” oluşturabilen evren, “çıplak gözü” aldatabilecek gösterileriyle filozoflarımızı o zamanların gayet ciddî sayılabilecek yanlış bulgularına da itebiliyordu.
Meselâ… Tavuk yumurtluyordu ve yumurtadan civciv çıkıyordu. Sinekler yumurtlamıyordu daha doğrusu eski çağ filozofumuz sineklerin bir kaç molekül büyüklüğündeki yumurtasını göremiyordu ama her ne hikmetse tavukların ve ineklerin gübrelerinin arasından iğne ucu büyüklüğünde sinek yavruları “yoktan yaratılıyordu”.
Bu gözün ve aklın pratik gözlemiydi. Fakat bir canlının yoktan var oluşu “Zeus’un yaratma gücüne inanmayan ateist filozoflar”ın bir türlü akılarına yatmıyordu. Tapınak keşişlerinin cezbeli zırvalarına birazcık kulak verselerdi “Her şeyi yüce Zeus ve yardımcı tanrıcıkları ve tanrıçacıkları yaratıyor” “kesin bilgisi(?)”ne iman edeceklerdi ve sorunları kalmayacaktı. Fakat…
Vardan veya yoktan yaratılış bilmecesine çok meraklı olan eski çağ filozofumuz keşişlerin “Zeus’tan aldıkları kesin bilgisi (???)” yerine gübreye burnu gömülünceye kadar eğiliyordu… bakıyordu, inceliyordu. Gübreden başka hiç bir şey görünmüyordu. Sineklerin önceden yumurtladıklarından haberi olmadığı için işin sırrını çözmek amacıyla ahırdan bir avuç gübre alıyor, bir kavanoza koyuyor ve bekliyordu. Sineklerin yavrularını doğurarak oraya gizlice koyma olasılığı da yoktu çünkü anne sinekler kavanoza giremiyordu ama bir kaç gün içinde gübreden yine sinek yavruları çıkıyordu.
Sinek yavrularını gübre doğurmuyordu. Onları oraya sinekler de koymuyordu. Yüce Zeus’da yaratmıyordu… çünkü o her zaman güzel tanrıçaların peşinde koşturuyor onlara kur yapmaktan sinek yaratmaya vakit bulamıyordu. Peki nasıl oluyor da gübre ortamında yoktan bir canlı yaratılıyordu? Filozofumuz olayı açıklamalıydı. Günlerce, aylarca, yıllarca düşünüyor ve nihayet açıklıyordu: “Doğada bazı canlıları yoktan yaratma ilkesi vardır. Hava, su, ateş ve toprak en uygun kıvamda ve çeşitli oranlarda birleşerek bazı canlıları yoktan yaratıyor.”
Filofumuzun çıplak göze ve basit deneye dayalı gözleminden doğan “aklî çıkarımı” sonuna kadar tutarlı gibi görünüyordu. Zâten mikroskobun icadına kadar tanrıya ve tanrılara inanmayan ateist filozoflar bazı canlıların doğa ilkelerince yaratıldığı teorisine bağlıydılar. Yani tanrının yaratıcılığına “iman” yerine akla daha yatkın olan doğanın yaratıcılığını “kabul” ediyorlardı.
Mikroskobun keşfiyle birlikte sinek yumurtaları ve daha küçük canlı türleriyle tanışıldı ve sorun böylece çözüldü. Doğada hiç bir şey yoktan var olmuyordu… her şey sebeplere bağlı olarak sonsuz bir dönüşüm halindeydi. Sonsuz dönüşüm teorisi doğanın doğaüstü işlerinin de sonunu getirmiş oldu. Evrenin gübreden sinek çıkarmak şeklindeki doğa şakası da sona erdi, filozoflar da bir daha burunlarını gübreye sokarak basit gözlemler yapmadılar.
Eski çağ Yunan (tüm Ege Denizi çevresi) medeniyetiyle başlayan felsefe (felsefe; bilgiyi ve bilimi sevmek, bilgiyle ve bilimle ilgilenmek anlamındadır) şimdiki bağımsız bilimlerin “eski formları”nın hepsini bünyesinde birer bilgi dalı olarak kapsamış haldeydi. Matematik, mantık, geometri, tıp, astronomi, astroloji, fizik, kimya ve diğer bilimlerin tümüne birden “felsefe” deniliyordu. Tüm bilimlerle ilgilenmeyi sevenlere-ilgilenenlere de “filozof” deniliyordu. 18.-19. yüzyıllara kadar şimdiki anlamda yani bilimsiz kuru düşünce zannedilen “felsefe” ve “felsefeci” yoktu. Felsefe denilince “bilimler”, “filozof” denilince “bilginler” anlaşılıyordu. Zamanla bilgi dalları bağımsızlık kazanarak teker teker “felsefe” bütünlüğünden koparak şimdiki ana bilim dallarını, bir bilim dalında uzmanlaşan felsefeciler de şimdiki bilim insanlarını oluşturdular. Şimdiki çağdaş bilimler ve çağdaş bilim insanlığı doğuşunu “burnunu gübreye sokan” eski çağ filozoflarına ve felsefesine borçludur.
Bilim ve felsefe aynılığı 19. yüzyıllara kadar devam etti. Sonra felsefenin kapsamından bilimler birer birer özgürleşerek kaçmaya başladılar… zamanla felsefenin elinde hiç birisi kalmadı. Fakat felsefe varlığını bu sefer bilimlerin felsefesi olarak devam ettirdi. Çağımızda bağımsız bilim(ler) vardır ve o bilimin “ancak ve ancak” bilim insanı tarafından yapılabilecek “bilim felsefesi” vardır.
Günümüzde evrenin başlangıcı, yapısı, geleceği hakkında “felsefe” yapmak istersek bir bilim dalında… özellikle matematik-fen bilimlerinden bir bilimde uzmanlaşmış olmamız gerekmektedir. Uzman değilsek hiç mi düşünmeyeceğiz, hiç mi konuşmayacağız. Düşüneceğiz, konuşacağız ama bilim insanlarının popüler (halkın anlayacağı seviyeden) açıklamalarını anlamaya çalışarak bir şeyler üreteceğiz… Çağımızda bir insan bir bilim dalında uzman ise “bilim felsefesi” yapabilir ama uzman değilse yaptığına ancak “popüler felsefe” denilir ve eski çağların burnunu gübreye sokan filozofu kadar felsefe yapabilir.
***
Evrenimiz her ne hikmetse şakacı bir evrendir. Eline geçen fırsatları hemen kullanır. Eski filozoflara “sinek yumurtası” şakası gibi nice şakalar yapmıştı. Eski insanlara “ortada Dünya, çevresinde dolanan Ay, Güneş ve gök kubbedeki kandiller” şakasını yapmıştı. Eski çağ filozoflarına yaptığı gibi bu sefer de atom çağındaki filozoflara “ben sınırsızım ama genişlemiyorum” şakasını yapmıştı.
Gök kubbenin sınırı teleskoplarla aşıldıktan sonra 20. yüzyıl başlarından ortalarına kadar evrenin sınırının olmadığından dem vurulmaya başlandı. Hemen hemen Avrupa ve Amerika bilim insanlarının tamamı evrenin sınırsızlığında hem fikir olmuştu. Fakat “anlaşamayacakları” konular, olaylar, formüller, teoriler bulmak ve kıyasıya tartışmaktan eski çağ filozofları gibi çok büyük zevk alıyorlardı.
20. yüzyılın ortalarına doğru bir bilim insanı bilimsel çalışmalarının ve hesaplarının üzerine kurduğu bilim felsefesiyle “evrenin genişlediği” tezini öne sürdü. Rakamlar, formüller, çizimler ve mantık “evren genişliyor” diyordu. Ama genel geçer bir gözlemle ve delille henüz ispatlanamıyordu.
En şiddetli karşıtı olarak karşısında en başta bizim dahi 20. asrın bilgini ve filozofu olarak idolleştirdiğimiz görecelilik kuramının üstadını ve diğer bilim insanlarını buldu. Görecelikçi ve diğerleri hep bir ağızdan… “evren sınırsızdır ama genişlemiyor” diyerek kendi rakamlarını, formüllerini konuşturuyordu. Şakacı evren yine işbaşındaydı. “Ben sınırsızım ama genişlemiyorum” şakasını bu sefer de bilim insanlarına yapıyordu, onları birbirine düşürüyordu.
Tâki… bir bilim insanı yıldızların ve galaksilerin resimlerinde ışığın “kızıl dalga boyuna kayma”sını görüntüleyinceye kadar bu şakası sürdü. Ama evren gizliden gizliye genişliyordu. Ay Dünya’dan, Dünya Güneş’ten, Güneş galaksi merkezinden galaksimiz diğer galaksilerden uzaklaşıyordu. Evren sürekli bir balon gibi şişiyordu. Işığın dili böyle söylüyordu.
İnsan… sınırsız ve genişleyen evren modelinden sonra aklın ve gözlerin sınırıyla birlikte kendi sınırlarını da kaldırdı. Bir kaç milyon yıllık insanlık tarihinde öğrenemediği bilgiyi son elli yıl içinde telafi etti. Ama aynı zamanda “az gittik uz gittik dere tepe düz gittik, evrende milyarlarca ışık yılı yol gittik, döndük bir de ardımıza baktık bir arpa boyu yol gittik” dedi ve henüz öğreneceği bilgi ve EVRENSEL SIRLAR yanında öğrendiklerinin “hiç” olduğunu da itiraf etti.
Özlerimiz de gözlerimiz ve akıllarımız gibi kendi sınır ötesine “bilgi” bazında geçiş yaptı.
Bu arada bizim şakacı evren ne yapıyor acaba? Bize teslim mi oldu? Hazinelerini bilime ve bilgiye hibe edip emekliye mi ayrıldı? Yoksa olduğu yerde yine kıs kıs gülüyor mu? Yine bize şakalar mı hazırlıyor? Yoksa…
Bizim “Benim gözüm de sınırsız, aklım da sınırsız, özüm de sınırsız” diye tutturduğumuz türküyü dinleyerek “Sizi bu sefer de sizi sınırsızlık şakasıyla şakaladım” mı diyor?
Aslında sınırlı da sınırlarını sınırsızlık görüntüleriyle mi gizliyor.
Evrenimizin sınırı eski gök kubbeden daha da mı aşağıda. Hatta evrenimizin sınırı beynimizin içinde başlıyor burnumuzun ucunda mı bitiyor. Yoksa evrenimizin sınırı beynimizin içinde bir nöronda başlıyor aynı nöronda mı bitiyor?
Yoksa, yoksa… bizim sınırsız evrenciğimiz eski çağların insanının dünyacığından çok daha mı dar? Yoksa biz bir nöron kozasının içindeyiz de o kozada “sınırsızlık rüyası” mı görüyoruz?
Şakacı bir evrende yaşıyorsak her an şakalanmaya hazır olmalıyız.
Hiç çökmeyecekmiş gibi duran ve aniden çöken
eski evren modellerinin ve bilimsel (?) kabullerin çöküşü gibi
sınırsız evren,
holografik evren,
bigbang evren,
string evren,
atom ve kuantum teorileri,
hücre modeli,
evrim teorileri,
yaratılış teorileri,
enerji teorileri,
ve daha nice “evrensel görünüşlerin ve bilimsel (?) kabuller”imizin
bilimin,
bilim felsefesinin,
bilim insanlarının,
ve
bilim insanlarının felsefesinin
burunlarını her şeye sokmaya devam ettiği müddetçe
bir anda evrenin yeni bir “evrensel görünüş ve bilimsel kabul” şakasına kurban gideceğine de hazır olmalıyız.
Atalarımız “sabah ola hayrola” ve “Gün doğmadan neler doğar” demişler.
Kemal Gökdoğan
www.tasavvufdefteri.wordpress.com
kemalgokdogan@gmail.com
Not:
İlk yayımlanma tarihi; 29/12/2009
Güncellenerek yayımlanma;14/12/2011
0 Yanıt, “Evrensel Şakalar”