1 Yorum

Füsûs’ül-Hikem Yorumlu Özeti (1-Giriş ve Hz.Âdem)

“Hakikat bilgisine bilge kişiler akıl ve araştırma yöntemiyle yükselirler.
Resuller ve Nebîler ise hakikat bilgisine vasıtasız olarak tümel bir şekilde ulaşmışlardır.
Önemli olan bilgiye nasıl ulaşıldığı değil insanların akıl kapasitelerine göre nasıl anlatıldığıdır.”
***

 

Yeniden Gözden Geçirilmiş
FÜSÛS’ÜL-HİKEM YORUMLU ÖZETİ
GİRİŞ

İBN ARABÎ VE FÜSÛS’ÜL-HİKEM HAKKINDA KISA BİLGİ

Gerçek ismi Ebû Bekir Muhyiddin Muhammed bin Âli’dir.  Miladi 1165 yılında bir zamanlar İslâm toprakları olan İspanya’nın Mürsiye şehrinde doğdu. Ailesi İspanya’nın fethinden sonra (M.711) Arabistan’dan gelerek yerleşmiştir.

İspanya’daki Endülüs Emevî Devleti’nin İşbiliye şehri o dönemin dünya ilim merkezi idi. İbn Arabî küçük yaşta bu şehre gelerek fıkıh (inanç ve davranış kuralları bilimi) ve hadis (Hz.Muhammed’in sözleri) ilimlerini tamamladı. Daha sonra yine bir başka ilim merkezi olan Kurtuba şehrine gitti. Orada meşhur İsâm Filozofu İbn Rüşd’den dersler aldı.

İbn Rüşd İslâmî ilimlerdeki enginliğini eski Yunan felsefesinde de kanıtlamıştır. Eski Yunan’ın akılcı filozofu Aristo’nun ve tıpçı filozof Calinos (Galyen) ile ilgili şerhler (açıklamalar) yazarak bu filozofları İslâm ve Batı dünyasına tanıtmıştır. İbn Rüşd dinî ilimleri ilk defa doğa bilimleriyle buluşturan ilk bilgelerdendir. İbn Rüşd, İbn Arabî’ye âyet ve hadislerin dış anlamından iç anlamına inme cesareti ve anlama yöntemi kazandırmıştır.

İbn Arabî daha sonra bu etkiyi şöyle dile getirmiştir. “Hakikat bilgisine bilge kişiler akıl ve araştırma yöntemiyle yükselirler. Resuller ve Nebîler ise hakikat bilgisine vasıtasız olarak tümel bir şekilde ulaşmışlardır. Önemli olan bilgiye nasıl ulaşıldığı değil insanların akıl kapasitelerine göre nasıl anlatıldığıdır.”

Şeriat ilimlerinin ezbere öğretildiği medreselerin aksine gerçek İslâm Sûfileri Platon, Aristotales, Galyen, ve Plotinus gibi filozofları yadırgamamışlardır. Onların kendi çağlarına bakan akıl ve doğa bilimlerinden yararlanmışlardır.

İbn Arabî Endülüs’deki bu bilim çeşitliliği içinde kendisini çok iyi yetiştirmiştir. İlim ve irfan mertebelerinde hayli ilerledikten sonra Mısır üzerinden Hicaz’a gitmiştir.  Mekke’deki tefekkür günlerinde Fütûhat-ı Mekkiyye ( Mekke Açılımları) adlı eserini yazmıştır. Beş yüz altmış bölümlük dev bir eserdir. Kozmoloji (evreni yaratılış ve düzen olarak inceleyen bilim), astronomi (gök cisimlerini inceleyen bilim), astroloji ( gök cisimlerinin canlılar üzerindeki fiziksel ve psikolojik etkilerini inceleyen bilim), İslâmi ilimler, sûfilerin hayatları, kendi keşif ve ilhamlarını bu eserde toplamıştır. Şimdiye kadar tamamı tercüme edilmemiştir.

İbn Arabî Anadolu Selçukluları döneminde Konya’ya gelmiştir. Konya’da kaldığı zaman içinde çocuk yaştaki Sadrettin Konevî’yi etkilemiştir.  Füsûs’ül Hikem’in ilk defa şerh ve izahı Konevî tarafından yapılmıştır.

Mevlâna Celâleddin Rûmî’nin de o sıralarda on iki yaşında olduğu ve İbn Arabî’yi bakışlarıyla derin derin süzdüğü rivayet edilmektedir.

İbn Arabî Konya’dan sonra bir müddet Malatya’da ikamet etmiş ve oradan da Şam’a giderek yerleşmiştir. Şam’daki ilim adamları ve halk onun gelişinden itibaren iki cepheye ayrılmıştır. Âyetleri ve hadisleri o zamana kadar hiç duyulmamış tarzdaki yorumları nedeniyle bir cephe onu; Hatem’ül Evliyâ ( Velâyet boyutunun zirvesi/Bir velînin ulaşabileceği son makam sahibi) ve Ârif-i Billah ( Allah’ı hakkı ile bilen/B sırrı ile Allah’ı kendi özünde fark eden) olarak ilan etmiştir, ve iki anlamı da içeren Şeyh-i Ekber ( en büyük âlim, önder, üstad ) ünvânını vermiştir.

İbn Arabî’nin Allah ismi ile işâret olunan sonsuz tek/ahad varlığı tanımlayış üslûbunu kavrayamayan, âyetlerin ve hadislerin her insanın özünü şerh eden iç anlamlarını hiç düşünemeyen zahiri ezberci ilim adamları ve takipçleri ona; Şeyh-i Ekfer ( en büyük kâfir, tanrının varlığını ve tanrının gönderdiği yazılı ve sözlü metinleri uydurma sözlerle örten) lakabını takmışlardır.

Çünkü o, yine ilk defa o çağın bilimsel yazı dili ile Allah ve Tanrı kavramları arasındaki farkı ilim adamlarına ve halka açan şahsiyettir. Allah ismi ile anlatılan gerçekliği (hakkı) ve gerçek varlığı (Cenâbı Hak’kı) idrâk edebilenler ona en büyük âlim ve ârif demişlerdir. Fakat zamanımızda olduğu gibi onun yaşadığı zamanda da Allah ismi ile anlatılan gerçekiği ötede bir tanrı gibi algılayanlar ise İbn Arabî’nin tanrıyı reddini Allah’ı reddi gibi anlamışlar ve ona en büyük tanrı tanımaz demişlerdir.

İbn Arabî ve günümüzün “İbn Arabîleri”ne günümüzde de hâlâ aynı değerlendirmeler ne yazık ki yine aynı dindar zihniyetlerce devam edilmektedir. Çünkü o yaşadığı çağdan itibaren İslam düşünce dünyasını tam ortadan ikiye bölebilen nâdir beyinlerden birisidir.

Şam’da vefât etmiştir. Vâdesiyle ya da katledilerek mi öldüğü kesin belli değildir. Kabiri Yavuz Sultan Selim Han tarafından Şam’ın fethi sırasında tespit edilerek türbe haline getirilmiştir. İkinci Abdul Hamid Han zamanında restore edilmiştir. Türbenin girişinde mealen şu dizeler yazılıdır:

“Anılır her asr, yetiştirdiği dehâ adı ile
Bundan sonra anılacak her asr benim adım ile…”

İbn Arabî Endülüs’de ve orta doğu ülkelerinde elliden fazla ilim adamı ve büyük velîlerle ciddi ilim alış verişinde bulunmuştur. Tarikat silsilesi Abdul Kadir Geylânî’ye varan Tilmisanlı Şeyh Ebu Medyen Salih’ e intisaplıdır. Şeyhi ona “Sultân’ül Ârifîn (Âriflerin Sultânı) iltifatında bulunmuştur.

Abdul Kâdir Geylânî; “Benden sonra mağrib diyârından büyük bir düşünce doğacak, benim hırkamı ona teslim ediniz” diye vasiyette bulunmuştur. Bu vasiyet gereği hırka kendisine ulaşmış ve onu Konya’da iken mânevî oğlu Sadrettin Konevî’ye hediye etmiştir.

İbn Arabî sâde bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Konya’da iken kendisine Selçuklu Sultanı tarafından verilen bir köşkü kapısına gelen bir dilenciye hediye ederek çıkıp gitmiştir.

Yetmiş altı yıllık ömrünün son dakikasına kadar kitap yazmıştır. Eserlerinin sayısı beş yüzden fazladır.

Füsus’ül Hikem’i vefâtından on bir yıl önce olgunluk çağında yazmıştır. Kendi ifâdesiyle, Resûlullah a.s.’ı rüyasında görmüş ve bâzı hakikatları halka açıkla işâretini alarak yazmaya başlamıştır.

Eser yirmi yedi bölümden oluşmaktadır. Her bir bölümde bir Rasule-Nebîye verilen en belirgin hikmeti yorumlamaktadır. Hikmetler farklıdır. Fakat tüm hikmetleri varlığın sadece Allah’a ait olduğu bilinciyle açıklamaktadır.

Burada kısaca belirtelim. İbn Arabî eserlerinde ve hayatında “vahdet-i vücut” tâbirini yâni Tanrı’nın ve varlığın birbirinde eriyerek iki özlü tek bileşik olduğu anlamında asla kullanmamıştır. Kullandığı dili ve ilim ağırlığını kaldıramayan yetersiz âlimler okuduklarından kendi anladıkları “her şey Allahtır” gibi yanlış bir çıkarımı  İbn Arabî’ye mâletmişlerdir.

Yüzeysel beyinlerin vahdet-i vücuddan anladığı şudur: Tanrı kendisini parçalayarak evrene yâni maddeye ve enerjiye dönüştürmüştür. Madde ve enerjiden de bitki, hayvan, insan, cin, melek boyutları oluşmuştur. Her bir parça tanrıdır. Tüm parçalar birleşince tek tanrı oluşmaktadır.

Bu düşünceye Avrupa’da “Panteizm” denir. Hind kökenli inançlarla büyük benzerlik göstermektedir.

İbn Arabî’nin düşünce evrenini oluşturan inanç ise Kur’an’a ve sünnete uygun olan “tevhid” düşüncesidir.

Tevhid, kısaca; kesrette vahdeti, vahdette kesreti ap açık algılamaktır. Vahdet ve kesret sırrı ayetlerde ve hadislerde en alt tabaka anlayış bilinci dikkate alınarak mecâzî kavramlarla anlatılmıştır. Fakat en yüksek bilinç kavramları da bu mecazların içine gizlenmiştir. Meselâ; Allah en evvel benim nûrumu yarattı, her şeyi de benim nurumdan yarattı anlamını taşıyan hadisi tevhid bilinciyle değerlendirelim.

“Allah”, “nur” ve “nurdan oluşturulan çokluk” gibi kavramlar görünmektedir. Hâlbuki bu mecazın içinde yatan tevhid gerçeği şudur.

“Allah” var olan tek hakikattir.

“En evvel yaratılan nur”, zamansal olarak evvel anlamını taşımaz, en yüce-en üst sıfat anlamına işarettir. Bu da kudret sıfatıdır, Kâdir ismi ile belirginleştirilir.

“Nur” ise Allah’ın yoktan var edip de nur ve kendisi olarak iki ayrı varlık konumuna bürünmesi anlamını taşımaz. Nur; Allah’ın ilmi’dir.

“Allah’ın yaratması”; ilminde (nurunda) kudret sıfatı ile varettiği kendi sonsuz mânâlarını kendisinin seyretmesidir.

“Muhammedî nur”; Allah ilminin sonsuzluğunu ifâde eder. Öyle bir sonsuzluk ki sonu olmayan sonsuz mânâlardır.

İşte “her şey” ile anlatılan varlık  Allah’dan gayrı varlık kazanmamış olan bu mânâlardır.

Görüldüğü gibi tek bir gerçek (vahdet), sonsuz mânâlar (kesret) olarak anlatılabilmektedir. Mânâların çokluğu varlığın çokluğu anlamını ya da varlığın parça parça maddelerden oluştuğu anlamını içermez.

İbn Arabî’nin tüm eserlerinde savunduğu kısaca anlatmaya çalıştığımız bu görüştür ve çıkış noktası tam anlamıyla Muhammedî tevhid ilim ve irfânıdır.

Bâzı ilim erbâbı meselâ İmam Rabbânî gibi zâtlar Şeyh-i Ekber’in eserlerini okuyanların vahdet ve kesret sırrını tevhid edemediklerini ve panteizm felsefesine kaydıklarını görmüştür. Yanlış anlaşılmayı engellemek için İbn Arabî’nin düşüncelerini reddetmiş ve kendisi “Her şey Allah’ın isimlerinin gölgeleridir” tezini sûfizme yerleştirmeye çalışmıştır.

Aslında İbn Arabî’nin; “Her şey Allah’ın ilminde varlık kazanmadan yokluk mahiyetinde mânâ olarak mevcuttur” düşüncesi ile İmam Rabbanî’nin tezi arasında sonuç olarak hiçbir fark yoktur. Sadece anlatım tekniği ve kullanılan kavramlar farklıdır.

Nasıl ki İbn Arabî’yi okuyanların tamamına yakını yeterli dini ve tasavvufi bilgiye sahip olmadığı için panteizme benzeyen vahdet-i vücud düşüncesine kayıyorsa İmam Rabbanî’yi okuyanların tamamına yakını da yine aynı nedenle Allah gerçekliğine ötedeki bir tanrı gibi inanmak (şirk-i hafî/fark edilemeyen ikilik zannı) düşüncesinden çıkamıyorlar.

Bu konular o dönemlerde anlaşılması zor şeylerdi. Anlayanlar ya yanlış anlıyor ya da hemen “kâfirce düşünceler” hükmünü veriyordu. Günümüzün dünyasında ise sûfizmin tevhid düşüncesi neredeyse (ilgilenenler için) ilkokul seviyesinde dahi kavranılabilecek geniş düşünce kaynakları arz etmektedir.

Bu çalışmada Füsus’ül-Hikem’in bölümlerinden, paragraflarından, satırlarından, cümlelerinden ve kelimelerinden anladığım tasavvufi tevhid mesajlarını yazıya aktarmayı deneyeceğim. Çalışmamız Füsûs’ül-Hikem’in klasik tekrarı ve klasik özeti şeklinde değildir. Füsûs’ül-Hikem’den ne anladığımın dile getirilmesidir. Düşüncelerimi dile getirirken mümkün olduğu kadar Arapça ve Osmanlı Türkçesi ile verilen tasavvuf kavramlarını zorunlu kalmadıkça kullanmamaya çalışacağım. Kullandığım yerlerde de kısa parantez içlerinde orijinal kavramı veya günümüzün anlamını cümle yapısının devamı gibi vereceğim.

İbn Arabî Füsûs’ül-Hikem’in her sayfasında, paragrafında, satırında ve cümlesinde çok farklı fikirlerden ve kavramlardan bahsetmektedir. Bu nedenle birebir çeviriler okunduğunda karşımızda anlam bütünlüğü olmayan kopuk kopuk cümleler bulmaktayız. Pek çok Füsûs’ül-Hikem çevirilerinde çevirmenler anlam bütünlüğü oluşturmak için İbn Arabî’ye âit olmayan kelimeler kullanarak orijinal eserden uzaklaşmışlardır. Çeviri kitaplar arasında MEB yayınlarınının 1992 basımlı Füsûs ül-Hikem kitabı ve Ahmed Avni Konuk’un Füsûs’ül-Hikem Şerhi orjinale en yakın olanıdır ve bu çalışmamızda başvuru kaynaklarımızdır.

“Füsûs’ül-Hikem Yorumlu Özeti”ni okumanız asla İbn Arâbî’nin Füsûs’ül-Hikem’ini okumanız anlamına gelmemektedir.

***
**
*

Yeniden Gözden Geçirilmiş
FÜSÛS’ÜL HİKEM YORUMLU ÖZETİ (1)

ÂDEM KELİMESİNDEKİ İLÂHÎ HİKMET

***

Okuyacaklarınızdaki tüm örneklemeler ve yorumlar beş duyu mantığının dört boyutlu evrenine hitap etmek için oluşturulmuş mecazlardır, zâhirî ve bâtınî olarak hiçbir görüntüsel değerleri yoktur.

***

Allah  sayısız Âdem (öz, nefs, canlı) yaratmıştır.
Bu Âdemlerden ilk defa olarak Allah’ın varlığını ve ahadiyetini fark eden insan,
Rasul ve Nebî olan Hz. Âdem’dir.
Diğerleri Allah’ı fark edemeyen, ahadiyeti anlayamayan insan olarak devam etmişlerdir.
Kendisinde ahadiyet ilmi açığa çıkanın soyu bilgi yönüyle Hz. Âdem’e nispet edilir.
Rasulullah a.s.’ın kendi nesebini de Hz. Âdem’e dayandırması bu sırra bağlıdır.

***

DİKKAT!
Bu çalışma İbn Arabî’nin Füsûs’ül-Hikem’inin sadeleştirilmiş bir metni veya adaptasyonu değildir.
Füsûs’ül-Hikem’i okumaya çalışırken anladıklarımın yazıya geçirilmiş halidir.

***

Allah ki…

Kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek varlık yoktur.

Allah ki…

Sayısız ve sonsuz güzel isimlere (esmâ’ül hüsnâ’ya) sahiptir. Sonsuz isimlerinin mânâlarını ve isim bileşiklerinin görünüşlerini âyan-ı sâbite âleminde (ilâhî bilgi boyutunda) seyr etmek (algılamak) diledi…

Ya da başka bir anlatımla…

Allah kendisini düşünebilecek ve kavrayabilecek başka varlıktan münezzeh olunca zâtındaki (kendi hakikatindeki) sonsuz tecellileri yine kendi zâtında görmeyi diledi. Kendi sırrını kendine açıklamayı murâd etti (istedi) diyebilirsin.

***

Bir şeyin kendi zâtında (kendi ilminde) seyredilmesi ayna gibi başka bir boyutta seyredilmesine benzemez.

Şöyle ki;

Aynaya bakan aynada kendisinin ruhsuz, cansız, derinliksiz tek boyutlu sûretini görür. Ayna yetersiz, bulanık, kırık parçalar halinde ise görülen sûretler de yetersiz, bulanık ve parçalar halinde olacaktır.

İşte bu nedenden dolayı, ilâhî seyirde Hak kendisini hariçteki ayna gibi bir yüzeyde seyretmez. Âlem (evren) dediğimiz şey Hak’ın kendi hakikatinin dışındaki aynası değildir. Hak’ın âlem aynasına tecellisi, sonsuz mânâlarını yine kendi hakikatinde âlem olarak seyretmesidir.

***

Âlem (her canlı boyutunun algıladığı kendi evreni) dediğimiz şey sonsuz ilâhî isimlerin ve mânâlarının zahiridir (dışsal anlamlarıdır).

Kendi hakikatini algılayacak bağımsız bir varlığa sahip olmayan âlem bu nedenle aynen ruhsuz bir ceset gibidir. Âlemin kendi hakikati olan esmâ boyutunu (salt ilim, saf bilgi boyutunu) algılayabilmesi için âdeta bir ruha (bilince) ihtiyacı vardı.

Bu ruh da (bilinç de) ona önce Feyz-i Akdes’den ( Hak’ın en yüce makamı olan zât/öz boyutu’ndan, âyan-ı sâbite’den) bir alt mertebe olan Feyz-i Mukaddes’e (Hak’ın zât makamından sonraki sıfat/özellikler mertebesine) inecek oradan da âleme tecelli edecekti.

 “1- Feyz-i Akdes: Allah’ın kendi zatına tecellisi ile eşyanın arke tipleri olan sabit gerçeklerin (Âyanı Sâbite) İIm-i İlâhı detaayyünü (belirmesi). Burada tecellî zatı olduğundan âyanı sabite’nin dış dünyada varoluşu söz konusu değildir. Bu itibarladır ki Sûfîler, âyanı sabite varlığın kokusunu bile almamıştır derler.

2- Feyzi Mukaddes: Allah’ın esmâ ve sıfatları yönünden tecellisi neticesinde ilm-i ilâhideki sabit gerçekler dış dünyada varlık kazanırlar. Feyzi mukaddes Feyzi Akdes üzerine müretteb olduğundan dolayıdır ki, bu öğretiye bağlı sûfîler şeylerin özlerinin (ayn) yaratılmamış olduklarını sadece Onlara dış dünyada eğreti bir varlık bahşedildiğine inanırlar (bk. Cürcânı, Ta’rifât, ilgili maddeler; Şeyhülislam M. Sabri Efendi, Mevgıfu’l-Beşer Sahte Sultani’l-Kader, s.267 vd. Kahire 1356).” (ALINTI)

Bu ruh (bu bilinç) insan tecelliyatında âlemde “Âdem/Havvâ” ismi ile “göründü”.

Âlemin sonsuz dışsal görüntüsü (anlamları), sonlu insan bedeni olarak tecelli etti. Bundan dolayı insana sonsuz ilim boyutunun (evrenlerin/âlemlerin) küçültülmüşü, özeti anlamında “âlem-i asgar” denildi.

İnsanın sonlu gibi görünen dışsal tecelliyatı sonsuz boyuta çevrildiği zaman âlemler olarak açılır. Sonsuz âlemleri sonlu bir dışsal görünüme indirgersen Âdem/Havvâ olarak tecelli eder ve etmiştir.

Yine, insanın cüzî (sınırlı) gibi algılanan ruhunun (bilincinin) hakikatini fark edenler onu küllî ruh (sınırsız, sonsuz, evrensel, tümel) olarak yaşarlar. Resuller, Nebî’ler ve Velî’ler bu yaşam idrakindedirler.

İnsanın tüm bu hakikatleri idrak ederek bilinç boyutunda yaşamasına mecâzen ruh üfürülmesi denilmiştir.

Âdemler ve Havvâlar (her an yeryüzünde yaşayan bireyler, insanlar) bu yaratılış sırlarına vâkıf oldukça âlemlerin ruhu ünvânını almaya başlarlar.

***

Melekler büyültülerek sonsuz-sınırsız âlem haline dönüştürülmüş “insan-ı kebir” olarak anlatılan tümel (küllî, evrensel) tek varlığın bazı kuvvetleri hükmündedir. Her kuvvet bir melektir ve her melek kendisini sadece kendisi olarak algılar, kendisinden daha alt boyutu ve daha üst boyutu ve “başka varlık” kavram ve gerçeğini (kesreti) fark edemez. Her boyutta kendi hakikatini bulduğu ve bildiği için de her varlığın bilincini algılarlar. Her kuvvet (her melek) bir öncekinin üst bilinci, bir sonrakinin alt bilinci olduğu için sonuçta yine tek bir tümel bilinçtir. En üst boyutta tümel akıl ve tümel bilinç Cebrâil olarak tecellî eder. Cebrâil’in bir üst boyutu ise insanlığın içinde bizden birisi olarak yaşayan “gerçek rasullerin-Nebîlerin” bilinç boyutlarıdır. Cebrâiliyet boyutunun bir üst boyutu olan “Risalet ve Nübüvvet Billinç Boyutu”na Hz. Muhammed a.s.’dan sonra hiçbir insan ulaşamayacaktır çünkü insanı gerçek vahye hazırlayan kozmik etkenler vesilesi Hz. Muhammed a.s.’dan sonra tekrar etmeyecektir. Bu nedenle Hz. Muhammed a.s. ile açığa çıkan Kur’an en son “vahiy” olayıdır.

Cebrâiliyet boyutunu ve bir üstünü ancak Nebî ve Resul olarak halkedilmiş “insan-ı kâmil” algılayabilir. Bu boyutun hakikati bizlere tamamen kapalıdır. Ancak mecâzi benzetimlerle anlamaya çalışırız.

***

Sonsuz esmâ boyutunun özü ve özeti olan varlığa “insan ve halife” denildi. Hak’ın huzurunda insan bir gözün göz bebeği gibidir. Çünkü Hak kendi mânâlarının tecelliyatı olan âlemlerini kulunda gören göz olarak seyretmektedir… Kuluna kendinden gayrı varlık vermeden.

***

İnsanın dışsallığına mecâzen “mahlûk” yani sonradan yaratılmış (hâdis) denilir. İnsanın içselliğine, hakikatine mecazen “Hak”  denilir ki Hak kadîmdir (başlangıçsızdır).

Böylece insan, sonlu ve sonsuz denizi birleştiren (cem eden) yegâne varlık oldu.

İnsan, aslında tek/ahad olan mânâyı sonsuz anlamlara dönüştüren ve her bir anlamı çok değişik kavramlarla anlatan bir ayıraç gibidir.

***

Hak’ın varlığı paha biçilemeyen sonsuz bir hazine gibidir. İnsan-ı Kâmil de o hazinenin koruyucusu olan mühür gibidir. Hazineyi açmak için İnsan-ı Kâmil’in ilmini açmak gerekir. Hazinenin değerini ancak İnsan-ı Kâmil dile getirebilir.

Âlemler hazinedir, insan da âlemlerin giriş kapısındaki koruma mühürü gibidir. Âlemler dâiresine  insanın mühür hükmündeki beyninden ve  kalbinden (akıl ve üst akıldan) ulaşılabilir.

İnsan bilinci Hak’ın gölgesi olarak ebedî var oldukça sonsuz hazine de sonsuz olarak değerlenecektir.

İnsan bilinci (mühür) yok olursa hazine (sonsuz ilâhî ilim/data) de boşalmış olur. Değerini açığa çıkaracak olan ayıraç olmayınca hazine de değersiz, boş bir şey hükmüne girer. Âhiret yaşamının sonsuzluk sırrı budur. Hazinenin sonsuz değeri için sonsuz boyutta insanın sonsuz tecellisi gerekmektedir.

***

Tüm isimler Âdem’e/Havvâ’ya bunun için öğretildi, yani varlığında cem edildi (toplandı). İnsana göre cüz (parça/sınırlı) varlık olan melekler varlıklarındaki esmâ eksikliklerinden dolayı insanın halife olarak atanmasındaki hikmeti tam olarak kavrayamadılar. Bu kavrayamamak gerçeği “itiraz ettiler” mecazı ile anlatılmıştır.

Eğer meleklerin yaratılış terkiplerinde tamlık olsaydı böyle bir “itiraz” açığa çıkmazdı. İnsan hakkındaki yetersiz değerlendirme konumu oluşmazdı. Ya da kendi eksikliklerini fark edecek bilinçte olsalardı insanın hakikatini anlarlardı ve bu sözlerden kendilerini korurlardı.

Eksiklikleri davalarını daha da ileri götürmelerine ve tesbihde (Hak’ın varlığını her yönden kavrama yeteneğinde)  ve takdiste (Hak’ın varlığının tek varlık olduğunu kavrama yeteneğinde) kendilerinin daha üstün olduğu yanılgısına sürüklenmelerine neden oldu.

Hâlbuki Hak’ın tesbihi ve takdisi için insanın varlığı meleklere göre daha tam idi. Hak insana bu tamlığını meleklerle konuşma motifiyle açıkladı ki insan kendi değerini fark edip gereğini yaşasın istedi.

Ayrıca insan henüz bilmediği bir konuda kendisini yeterli görüp de “ben her şeyi bilirim” davasına kalkışmasın istedi.

***

Akıl, ruh, hayat, ilim ve benzeri kavramlara umur-u külliye ( tümel soyut kavramlar) denilir. Fakat soyut olarak bir varlığa sahip değildirler. Ancak her hangi bir varlıkta özellik (sıfat) olarak anlaşılabilirler. Örneğin, evreni ve kendisini karşılaştırarak yaşamın değerini ve kaynağını araştıran beyinin bu faaliyetine “akıl” diyoruz. Sonlunun ardında gizli sonsuz varlığına “ruh” diyoruz. Gelişimine, değişimine  “hayat” diyoruz. Ulaştığı değerlere, yargılara “ilim” diyoruz.

Umur-u külliye (tümel soyut kavramlar) açığa çıktığı birimden ayrı bir varlığa sahip değildir, o birimlerle aynı da değildir. Mesela ruh insandan ayrı bir şey değildir, insanın aynısı da değildir. Ruhun beş duyu ile algılanılmasına “beden”, bedenin beş duyu ötesindeki mükemmel haline “ruh” diyoruz. İlim; beş duyu ve iç duyularımızla elde ettiğimiz bilgidir. Hayat; bedenimizin ve bilincimizin değişim ve gelişimidir. Akıl; beynimizin iki farklı olguyu ve olayı birbirine bağlayarak kıyaslama özelliğidir. Diğer soyut kavramlar da insanın varlığı dışında bağımsız bir varlığa sahip olmadığı gibi insanın içinde de bağımsız varlıklar değildir.

***

Allah hakkında mutlak ilim ve mutlak hayat sahibidir hükmü sabittir. Allah; hay’dır (hayatın ve yaşamın mutlak hâkimidir ve kendi sıfatıdır)… Allah; alîm’dir (bilendir, bilgindir).

Meleklerde ve insanlarda da ilim ve hayat vardır. Varlığın kesreti (çok gibi algılanması) ilmin ve hayatın da kesretini (çokluğunu, parçalanmışlığını) gerektirmez. Allah, melek ve insanı üç ayrı varlıkmış gibi kabul etmek umur-u külliyeyi de çok olarak düşünmeyi gerektirmez. İlim ve hayat bölünmez, parçalanmaz ahad olan hakikatlerdendir. Diğer sıfatları da bu iki misale göre düşünebiliriz.

Allah ile melek-insan arasındaki ilim-hayat farkı şudur. Allah’ın hayat ve ilim sıfatı kadîmdir (başlangıcı yoktur). Melek ve insanın ise başlangıcı Allah’a göre (hâdistir) sonradandır ki bundan dolayı hayatın ve ilmin birimlerdeki tecellisine sonradanlık ismi verilir. Fakat sadece ismi “sonradanlık”tır, hakikati tek ve bölünmez olduğu için yine ezelîdir (kadîmdir). Allah’ın kadîm (başlangıçsız, evvel) insanın ve diğer varlıkların hâdis (başlangıçlı, sonradan olması) insana göre varsayılan kabullerdendir. Allah’a göre ise ne kadîmlik ne de hâdislik vardır.

***

Allah ezelî ve ebedî varlıktır. Başlangıcı ve sonu yoktur.

Allah hakkındaki bu hükmü verebilmek, ezeliliğin ve ebediliğin zıttı olan başlangıçlı ve bitişli olan başka varlıklara bağlıdır. Allah’dan başka varlık olmadığı ve olamayacağı da değişmez gerçektir. Bu durumda akıl ve zihin tıkanıyor ve çözümü şöyle buluyor.

Allah zatında hiçbir şeye muhtaç değildir (âlemlerden ganîdir). Zâtının (değişmeyen hakikatinin) varlığı geçici varlıklara bağlı değildir. Geçici varlıklar ise O’nun zâtına muhtaçtırlar ve varlıklarını o zâttan alırlar. Meselâ insanın bedensel ve bilinçsel yapısı Allah’ın zâtından (değişmeyen hakikatinden) ayrı bir varlık değildir. İnsan beşeri kabule göre ilâhî zâtın ilminden var olmuş sonradan varlıklardır. İnsan olsa da olmasa da ilâhî zât yine zâttır değişmez. Zâtın ilminde insan ve diğer mânâlar olsa da olur olmasa da olur. Fakat zât olmazsa insan ve diğer mânâlar olmaz. Böylece zâtın ilminden var olan mânâlara başlangıçlı ve bitişli denildi. Allah’ın ezeli ve ebedi olduğu bu şekilde anlaşıldı. Eğer ki insan (ve diğer varlıklar) ilâhî zâttan ayrı geçici de olsa bağımsız varlığa sahip olsalardı varlıklarıyla ilâhî zâtın varlığına eklenti durumuna düşerlerdi.

***

Bizim sınırlı olarak algıladığımız sanal (vehmî) varlığımız Hak’ın ilminde mevcûd olmasından dolayı Hak kendi varlığına “vâcib el-vücûd” (zorunlu varlık) dedi. Bizim sanallığımıza da “mümkün el-vücûd” (zorunlu olmayan varlık) dedi.

Âyetlerini (kendi varlığının hakikatlerini) kendi ilmindeki sanal varlıklarına gösterdi. Bu sebeple biz O’nun varlığına kendi varlığımızı kanıt olarak bulduk. O’nun en büyük varlık delili her kulun kendi nefsidir (kendi hakikatidir). Başka hiçbir delil aramaya gerek yoktur. Çünkü kendi varlığına kendi varlığı olan bizlerden başka delil olabilecek başka bir varlık boyutu daha mevcut değildir.

Bunun bu halde olduğunun bilgisi bizlere Rasul ve Nebî dillerinden kelimeler olarak ulaştı.

Hak kendisini kulu ile vasfetti (tanımladı). Bu sırdan dolayıdır ki kul Hak’da kendini seyreder, Hak da kulunda kendini seyreder.

Fakat bu seyir bazı birimlerde fark edilemez. Eğer her birim bu seyir sırrını fark etmiş olsaydı şu anda varlıkta çokluk algısı olmazdı. Çokluk zannı ve vehmi de olmasaydı şu anda kulluk bilincinden doğan yaşam da olmazdı.

***

Hak kendisine evvel ve ahir dedi. Fakat bize göre evvel ve ahir değildir. Çünkü “biz” dediğimiz varlık O’ndan doğmuş ve O’ndan kopmuş bir parça değildir. Eğer Hak bize göre evvel ve ahir olsaydı bu onun için bir eksiklik olurdu. Hâlbuki O tüm eksikliklerden münezzehtir.

O’nun evvelliği bir an sonraki âhirliğine göredir. O’nun evvelliği bir an sonraki daha da mükemmelliğine göre bir evvelliktir. Her an evvel, her an ahirdir. O her an mükemmelleşmektedir.

Bir hadîs-i şerifte geçen günde en az yetmiş kez tövbe etmenin sırrı budur. Yetmiş sayısı sembolik olup “süreklilik”e işaret etmektedir.

***

Sonra Hak kendisini zâhir ve Bâtın olarak tanımladı.

Âlemin varlığı bizim varlığımızla zâhirdir. Âlemin yokluğu bizim yokluğumuzla bâtındır.

Bizim yokluğumuza “gayb âlemi”. Bizim varlığımıza da “şehadet alemi” denilir.

Bizim yokluk halimiz O’nun “gazabı”dır, o gazab da bizim havfımızdır (korkumuzdur). Bizim varlık halimiz O’nun “rızâsı”dır, o rızâ da bizim recâmızdır (ümidimizdir).

Bizler O’nun gazabından rızâsına, korkusundan ümîdine sığınırız ve doğal olarak varlık her an rızâda ve her an ümîddedir.

***

Allah ahad olan ilmini âlemlerin teferruatı olarak tecelli ettirince Cemâl ve Celâl sıfatlarını “iki el” ile tabir etti. Varlığı ve varlığın özü olan insanı iki eli ile yarattığını söylemekle her an Cemâl ve Celâl kudretinin yürürlükte olduğunu bildirdi.

Allah bu cemal ve celal perdelerinin ardında kendi zatını gizledi. Bu perdeler nefsimizdeki ve ufkumuzdaki güzellikler ve şiddetlerdir.

Âlem dediğimiz cemal ve celal perdesi kendi varlığını bilmez, Hak’ın varlığını da bilmez. Bundan dolayı içinde “insan” olmayan âlem Hak’kı ebediyen kavrayamaz. Hak kendi varlığını kavraması için Âdem’i/Havvâ’yı cemal ve celal perdelerinin ardını bilinciyle idrak edebilecek nitelikte yarattı. Ve iki elimle yarattım mecazı ile vahyetti.

İşte bunun için Allah İblîs’e sordu: İki elimle yarattığım (cemal ve celal sıfatımla halk ettiğim) mahlûka secde etmekten seni men eden şey nedir?

İblîs ise âlemden bir kuvvettir (cüzdür, parçadır) ve insan gibi tümelliği (Ahad olma bilincini) kapsayabilecek yeterlilikte değildir. İblis’in secde etmemesi kendi “eksikliğini ve yetersizliğini” aslında “tam ve mükemmel” olan insanda görme yanılgısına düşmesinden dolayıdır. Halifelik de bu nedenle tümel bilinçli varlık olan insanda aksetmiştir.

İblis’in ve meleklerin halife olamaması Hak’ı her yönüyle ve sonsuzluğuyla kavrayamamaları nedeniyledir. Ve eksikliklerini bilememeleri ve kendilerini tam olan insandan üstün zannetmeleri nedeniyledir.

Her insan halife donanımı ile yaratılmıştır fakat donanımını fark edip hilafetini açığa çıkarması gerekmektedir. Hilafetini açığa çıkaran insana da “İnsan-ı Kâmil” denilir. Böylece İnsan-ı Kâmil bilincine erişmiş olanın dış sûreti âlemin dış sûretinden ayrılır (özgürleşir) ve özünde de Hak’ı işitme ve görme hakikati olarak keşfeder.

İnsan kendini her an açılan, her an artan ilim tecellisi olarak algılamak zorundadır. Benim ilmim tamam oldu diye yanılgıya düşen hilafetten de düşmüş olur.

***

İnsanın (Âdemlerin/Havvâların) bedenlerinin yaratılışındaki hikmet sonsuz Allah isimlerinin zahiri mânâlarını seyr içindir. Bilinçlerinin yaratılmasındaki hikmet de yine Allah isimlerinin bâtınî mânâlarını seyr içindir.

Âdem/Havvâ bir yönüyle Hak’ın kendinden kendine tecellisi bir yönüyle de Hak’ın kendinden halk’a (yaratılmışlığa) tecellisidir.

Zâhirin seyri insanın beş duyu ve beş duyu ötesini görme araçlarıyla (mikroskop, teleskop, radar, radyo, tv vb.) ve gördüklerini aklı ile yorumlamasıdır. Bâtının seyri ise zahirde gördüklerimize çeşitli anlamlar yüklemektir. Örneğin soyut varlık (beş duyu ile algılanılamayan) kabul edilen “melek”i “bâtında” seyretmeye çalışalım.

Evrende dört temel kuvvet vardır. Birincisi “Kütle Çekim Kuvveti”dir (grvitasyon) ve cisimlerin birbiri üzerindeki çekim etkisini sağlayan çekim dalgalarından ve/veya henüz keşfedilememiş parçacıklardan (sanal adı graviton) oluşmaktadır. Güneşin dünyayı, dünyanın güneşi birbirine çekmesi bu kuvvet sayesindedir. Ağaçtaki elmanın yere düşmesini de bu kuvvet sağlamaktadır. Cisimleri birbirine çeken bu kuvveti gözümüzle göremiyoruz ama etkisini görüyoruz. Görünmeyen kuvvete  yine kuvvet kelimesiyle anlamdaş olan “melek”diyebiliriz. Çekim kuvvetini “melek” olarak yorumlamak (inanmak, iman etmek demiyorum, yorumlamak diyorum) meleği bâtınen seyrdir. Diğer üç kuvveti de  (atomları, elektronları, atom parçacıklarını, molekülleri oluşturan ve çeken kuvvetleri) aynı şekilde düşünüp yorumlayabiliriz. Son zamanlarda dört temel çekim kuvvetinin aslında tek bir kuvvet olduğu fakat etkisini dört ayrı kategoride gösterdiği kabul edilerek kuvvetlerin birleştirilmesi formülü aranmaktadır. Vahiy kaynağında da dört büyük melekten söz edilir ve dört melek sufizmde tek bir meleğin dört ayrı fonksiyonu olarak yorumlanır.

Benim anladığım zahirin ve bâtının seyrine bu sadece bir örnektir. Bâtının seyrini ben örneğin havada uçan kanatlı melekler olarak anlamıyorum ve kabul etmiyorum. Meleklerin varlığına iman ederim fakat iman ettiğim şey hakkında yorum yapmaktan, onun hakkında düşünmekten, tefekkürden çekinmem. Yorumum, düşüncem, tefekkürüm “itikat kalıplarına” göre yanlış da olsa yanlışlık yaparak inanmayı hiç düşünmeden inanmaya tercih ediyorum.

***

Şimdi de şunu bilmemiz gerekir.

İnsan türü tek bir özden türetilmiştir. Allah buyurmuştur ki:

1-) Ya eyyühen Nasutteku Rabbekümülleziy halekaküm min nefsin vahıdetin ve haleka minha zevceha ve besse minhüma ricalen kesiyran ve nisaen, vettekullahelleziy tesaelune Bihi vel erham* innAllahe kâne aleyküm Rakıyba;

Ey insanlar!… Sizi nefs-i vahide’den (bir tek nefs’ten; tek bir öz’den; kozmik bilinçten) halk eden ve ondan da kendi eşini halk eden ve o ikisinden bir çok rical (erkekler) ve nisa (kadınlar) üretip (böylece) yayan Rabbinizden ittika edin… Ve (ancak) O’nunla (B sırrı?) birbirinizden istemekte olduğunuz Allah’dan ve RAHMler’den (yakınlardan) de ittika edin (haklarını dikkate alın; o tarafla alakanızı sıkı tutun)… Muhakkak ki Allah üzerinizde Rakıyb (kontrolünde tutan)’dir. (Nisâ Sûresi, 1. Âyet, B Meal)

Allah’ın bu emri zahiri varlığımızın hakikatinin ne olduğuna işaret taşımaktadır. Bâtıni hakikatimizin de yine aynı olduğuna işaret ederek bizi ittikaya (korunmaya) davet etmektedir. Korunmanın buradaki özel anlamı şudur. Hak’kın hem zahiren hem de bâtınen tüm isimlerine tam mazhar olduğumuzu unutmamamızdır. Kendimizin hakikatini unutmaya karşı korunmalı olmamızdır.

İbn Arabî bu bölümde açıkça bahsetmemiş olsa da Âdem hakkındaki görüşü kısaca şöyledir: Allah  sayısız Âdem (öz, nefs, canlı) yaratmıştır. Bu Âdemlerden ilk defa olarak Allah’ın varlığını ve ahadiyetini fark eden insan, Rasul ve Nebî olan Hz. Âdem’dir. Diğerleri Allah’ı fark edemeyen, ahadiyeti anlayamayan insan olarak devam etmişlerdir. Kendisinde ahadiyet ilmi açığa çıkanın soyu bilgi yönüyle Hz. Âdem’e nisbet edilir. Rasulullah a.s.’ın kendi nesebini de Hz. Âdem’e dayandırması bu sırra bağlıdır. Konuya açıklık getirmek için kısa bir alıntı yapıyoruz:

“Adem “nefs”inin hakikatını bilecek ve gereğini yaşayacak bir kapasite ile yaratıldığı için “halife” oldu “yeryüzünde”!..

Burada, “Adem” ismiyle, “İnsan”ı kastediyorum.

Esasen, bizim bildiğimiz Adem`in, yeryüzünde meydana gelen ilk Adem olmadığı yolunda bazı geçmiş beyanlar var. Yani, bizim neslimizin ilk insanı olan Adem, esas insanlığın başlangıcı olan Adem değil!..

Kur`ân-ı Kerîm ‘in bahsettiği Adem, “insan”lığın başlangıcı olan Adem… Belki de yüz milyonlarla ifade edilebilecek bir süre önce yaşamış olan Zât!..

Oysa, o Adem`den bu yana değişik sayıda Ademlerin yaşamış olduğu belirtiliyor…

Meselâ; Muhyiddin-i Arabi, “Fütühât-ı Mekkiye” isimli kitabında;

“Kâ`be ‘de tavaf sırasında bir zâta rastladığını, (tabii bu Zât, bildiğimiz maddi sûretli bir Zât değil, mânevî bir sûret olarak veya Ruh olarak diyelim), kendisine kim olduğunu sorduğunu; o zâtın da cevaben:

-Ben senin baban Adem`den kırk bin sene evvel yaşamış Adem`im” dediğini yazıyor…

Bunun gibi, Hazreti Rasûlullah Aleyhisselâm’ın torunlarından, bâtın ve zâhir ilimleri konusunda son derece vukuf sahibi çok değerli bir Zât olan İmam Cafer-i Sâdık da şöyle diyor:

“Sen sanıyorsun ki, Allah sizden başka beşer yaratmamıştır. Hayır!. Vallahi, Allah, bin kere bin Adem yaratmıştı ki, siz, o Ademlerin sonuncususunuz”!…

Öyle veya böyle, neticede ilk Adem, “Halife” olarak meydana gelmiştir; O`nun genetiğinden gelen bütün “insan”lar da aynı şekilde, Allah sûreti üzere, yani Esmâ-i ilâhînin değişik formüller şeklindeki bileşimler olarak meydana getirmiştir..

Şimdi bizler için bütün mesele, bu “Hilâfet” hâlini, bilinçli olarak hissedip yaşayabilmektir…
Bunu, nasıl bileceğiz ve yaşayacağız?…

Bir insanın, “Halife” olmasını idrâk etmesi için önce, geniş kapsamlı bir bilgiye, ilme ihtiyacı vardır!…

Günümüzde bu, kısmen kolaylaşmıştır… Çünkü, eskiden mecaz yollu anlatılan pek çok şey, bugün bilimsel olarak açıklanıp izah edilebilmektedir.” (www.allahvesistemi.org)

 Âdem fassının (bölümünün) sonunda İbn Arabî mealen şunları söylemektedir:

“Allah Âdem’e/Havvâ’ya kendi nefsinde hem âlemin hakikatini gösterdi hem de evlâtlarının ulaşacağı bilgi mertebelerini gösterdi. Âdem ve Havva’ya açılan bu hakikat benim de nefsimde ilham olarak açığa çıkınca bu kitapta belli bir sınır içinde yazdım, fakat her şeyi olduğu gibi yazmaya ne sayfalar ne de ömürler yeter. Allah Rasûlünün ilminden anladığım kadarıyla Âdem kelimesinde gizlenen ilâhî hikmetler bunlardır.”

İbn Arâbî’nin Âdem/Havva ve âlem hakikatinde açıklamadıklarını bir cümle ile tahmin edelim. Elbette ki tahminimiz İbn Arâbî’nin açıklamadığını ve açıklamaya ömür yetmeyeceğini söyledikleriyle uzaktan yakından ilgili değildir. Benim tahminim; “açıklamadıkları yine açıkladıklarında mevcuttur.”

1. BÖLÜM SONU

Kemal Gökdoğan
www.tasavvufdefteri.wordpress.com
kemalgokdogan@gmail.com

BÖLÜMLERİN BAĞLANTILARI: http://tasavvufdefteri.wordpress.com/fususul-hikem/ 

***

“ARZULARIN TERCÜMANI”NDAN BİR ŞİİR DEMETİ
MUHYİDDİN İBN’ÜL ARABÎ…

O’nda Çıktım Kendi Zirveme

O’nu andım,
O’nu andım,
O’nu andım.
O’nda kendimi anımsamak için.

O’nu anılarında aradım,
Evinde, yurdunda, dokunduğu her şeyde hep O’nu aradım.
O’nda kendimi bulmak için .

O’nu çağırdım;
“Ey!.. sevgili”
“Ey!.. sevgili”
“Ey!.. sevgili”
Ruhumun diliyle sessiz ve sözsüz bağırdım,
O’nda kendimi işitmek için

Ne geldiyse dilime hepsinde O’nu söyledim,
Ben, sen, o… biz, siz, onlar, bunlar, şunlar,
Her harfde
Her sözde
Her cümlede
Her satırda
Her sayfada
kitapta
Ve tüm hayatta
O’nu… sadece O’nu anlattım,
O’nda kendimi dillendirmek için.

Şiirlerimde;
“kader yardım etti” yazdım ve şükrettim
“Kader mahkûm etti” yazdım ve feryâd ettim.
Şarkılarımda;
“Bulutlar ağladı, çiçekler güldü.
Güneş söndü, dolunaylar doğdu.
Yıldızlar küme küme eteklerimize döküldü” notalarını çaldım,
O’nda kendimi bestelemek için.

Soğuk fırtınalar koptu kuzeyden,
Ilık rüzgârlar esti güneyden,
Şimşekler parladı, gökler gürledi,
Çöl yağmurları gündüzü geceye çevirince
Seslendim kendime;
“Ey yolcu!.. Hicret yoluna! Hicret yoluna!”
Yön verdim gidişime
O’nda kendi yönümü çizmek için.

Çoraklardan verimli topraklara göç eden çobanlar,
Hayallerden gerçeğe kaçan dostlar,
Salınarak yürüyen zarif kadınlar,
Aşklarına koşan alyanaklı kızlar,
Ya da benzer şeyler duyarsanız bende
Nice sırlar, nice nurlar vardır
Sözlerimin mahzenlerinde.
Ve taşınırım kelimelerin çukurundan
Göklere giden kervanlarla
O’nda kendi zirveme çıkmak için.

Şiirimi işiten bilge ve bilgin dost
Dizelerimin zâhirine bakma.
Yüceyi duy,
Yücelerin yücesini işit!..
O’nda “yok olmuş”Muhyiddîn İbnül Arâb’ım ben
Varlığımı yazdım O’nda kendimi okumak için.

Muhyiddîn İbnül Arabî

Okuyan
Muhammet Bener

Şiiri Yeniden Düzenleyen
Kemal Gökdoğan
(Anlama sadık kalınarak sözler yeniden yazılmıştır)

Video
Ferid Hakkı
YORUMSUZ BLOG-2009

About these ads

One comment on “Füsûs’ül-Hikem Yorumlu Özeti (1-Giriş ve Hz.Âdem)

  1. Tek kelime ile mükemmel… Daha önce bu denli güzel ibn-i arabi okumasını sadece Cemalnur sargut hanım ve Mahmud Erol Kılıç Hoca’da görmüştüm. Tabi Ahmed Hulusi’yi de unutmamak gerek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 76 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: