Yorum yapın

Robinson Crusoe

“O”nun “Evvel” olması zamanla ve mekânla ilgili bir konu değildir. “O”nun evveliyeti; madde ve mânânın yaratılmasından, “Big Bang”dan, evrenden ve âlemlerden önce »Robinson Crusoe gibi “tek başına” yaşayan bir varlık olduğuna işaret etmese gerektir.
***

 

57 / HADÎD – 3:
Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın, ve huve bi kulli şey’in alîm.

Diyanet Vakfı :
O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir.

Elmalılı (sadeleştirilmiş) :
O, ilk ve sondur; görünen ve görünmeyendir. Hem O her şeyi bilendir!

Hayrat Neşriyat :
O, Evvel (herşeyden önce var olan)dır, Âhir (herşeyin helâkinden sonra bâki kalan)dır, Zâhir (delilleriyle varlığı apaçık olan)dır ve Bâtın (akılların O’nu idrâk edemediği, Zât’ının hakikati bilinmeyen)dir. Ve O, herşeyi hakkıyla bilendir.

Süleyman Ateş :
O, ilktir (kendisinden önce hiçbir varlık yoktur,) sondur (kendisinden sonra hiçbir varlık yoktur. Her şey yok olurken O kalacaktır,) zâhirdir (delilleriyle varlığı gün gibi açıktır,) bâtındır (zâtının hakikati gizlidir, akıllar O’nun özünü idrak edemez,) O, her şeyi bilendir.

Yaşar Nuri Öztürk :
Evvel’dir O, başlangıcı yoktur; Âhir’dir O, sonu yoktur; Zâhir’dir O, her şeyde belirir; Bâtın’dır O, gözlerden gizlenmiştir. Her şeyi en güzel biçimde bilendir o. 

Ahmed Hulusi :
“HÛ”dur, Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın (“HÛ”dan gayrı olarak hiçbir şey yoktur)! O Bi-küllî şey’in (Esmâ’sıyla her şey’i yaratmış olan olarak) Aliym’dir (Bilen’dir şeylerin tamamını)!

B MEAL, H.Güler:
O’dur Evvel (O’ndan önce bir şey yok; herşey O’ndan sonradır, O’ndan başlar; herşeyi O’nda çözüp anlamaya çalışmak şarttır), Ahir (O’ndan sonra bir şey yok), Zahir (O’nun fevkınde bir şey yok; herşey sadece O’ndan zuhur eder), Batın (O’nun altında bir şey yok; tek bir vücud, sadece Allah?.. Ne isimle yönelinirse yönelinsin hep aynı vücud sözkonusudur; mahiyetinin ihata edilmesi de mümkün değildir)… O Bi-külli şeyin Aliym’dir.

***

O” hem “zamandan/geçmişten münezzeh” olacak hem de her şeyden önceevvel” (???) olacak!..
O” hem “zamandan/gelecekten münezzeh” olacak hem de her şeyden sonraâhir” (???) olacak!..
O” hem “mekândan/maddeden münezzeh” olacak hem de her şeyde görünenzâhir” (???) olacak!..
O” hem “mekândan/soyutdan münezzeh” olacak hem de her şeyde görünmeyenbâtın” (???) olacak!..
O” hem “kendisinden başka bileceği varlık olma durumundan münezzeh” olacak hem de her şeyi bilenalîm” (???) olacak!..

Yine kafam karıştı.

Karışır tabi… âlim (din-tasavvuf bilgini) değilsin, evliyâ değilsin, üstad değilsin, kendi kendine peygamberlik, risalet, velâyet, falan filan makamları verenlerden de değilsin. Bunların hiç birisi olmadığın ve olamadığın gibi olanların “hoparlörlüğü”nü yapmak gibi bir iddian da yok. Ayrıca “aklının eremeyeceği”, “kalbinin ihâta edemeyeceği”, Kur’an âyetleri hakkında haddini bilmeden “düşünmeye” çalışıyorsun.

Her neyse! İçimde sürekli fısıldayan ve bir türlü “Müslüman edemediğim Şeytanım”ın vesveselerini bir yana bırakayım da Hadîd-3. âyetin Türkçe meallerinden, işâretlerinden ve yansımalarından ne anladığım hakkında birkaç kelâm edeyim.

“O”nun “Evvel” olması zamanla ve mekânla ilgili bir konu değildir. “O”nun evveliyeti; madde ve mânânın yaratılmasından, “Big Bang”dan, evrenden ve âlemlerden önce »Robinson Crusoe gibi “tek başına” yaşayan bir varlık olduğuna işaret etmese gerektir. Eğer böyle olsaydı “O”nun 15 milyar (evrenin tahmini yaşı) yaşından daha yaşlı “bir tanrı” olması gerekirdi. Hatta o kadar yaşlı bir tanrı olurdu ki “hiç doğmamış sonsuz eski bir tanrı”.

“O”nun “Evveliyet”i tanrı ile ilgili bir konu değildir, “O”nun evveliyeti Allah olması ile ilgili bir konu değildir… insan düşüncesiyle ilgili bir konudur. Daha doğrusu, insan, beyni ile bir tanrı düşünür ve düşündüğü tanrıya “evrenden önce var olmak” gibi bir üstünlük yakıştırır. Evren yokken “O” vardı, “O” evrenden önce de vardı, her şeyi yaratmadan önce de vardı der.

“Evren”den önce var olan bir varlık ve şu anda “O”nunla birlikte var olan ikinci varlık “evren”. Bu mantık bana hiç de akla yatkın gelmiyor. Hem “Sadece O var” diyeceğiz hem de sanki “O”ndan başka varmış gibi “O”nun evveliyetini onunla bununla kıyaslayacağız.

Aklımın fikrimin almadığı Kur’an benim kısır anlayışıma göre “O”nun evveliyeti ile “evren”den önceliğine işaret etmiyor. “İnsan”daki “düşünce özelliği”ne işaret ediyor.

İnsan düşünüyor… zamanda geriye gidiyor. Madde ve mânânın bir yaratılış ânı olduğunu tasarlıyor ve o yaratılış ânı ile zamanın tiktaklarını başlatıyor. Evren ve zaman yaratılalı bilimsel verilere dayanarak on beş milyar yıl oldu diyor ve zihninde vehmettiği yaratıcı tanrıya on beş milyar yıldan da evvel diyor.

İnsan düşünüyor… zamanda ileriye gidiyor. Madde ve mânâya ömür biçiyor. Milyarlarca yıl sonra (farzedelim ki on beş milyar yıl sonra)  her şeyin yok olacağını tasarlıyor. Her şey yok olduktan sonra yine zihninde vehmettiği tanrısının on beş milyar yıldan sonra da yine  »Robinson Crusoe misali tek başına kalacağına inanıyor. Ve bu düşüncesini de Kur’an’ın işaret ettiği “O Âhir”dir ile özdeşleştiriyor. Kur’an’ı bu kadar dar ve basit çerçevede düşünemiyorum, maalesef daha geniş düşünmeye de kapasitem elvermiyor.

İnsan düşünüyor… şimdiyi düşünüyor. Maddeyi, enerjiyi, zamanı, mekânı, hareketi, sükûneti algılıyor. Kendisini madde beden ve bilinç varlık olarak algılıyor. Görünmeyen âlemlerin ve görünmeyen canların olduğuna iman ediyor. Gördüklerine ve algıladıklarına “Zâhir” göremediklerine ve algılayamadıklarına da “Bâtın” diyor. Zâhirin (görünenin – algılanılanın) ve bâtının (görünmeyenin-algılanılamayanın) “O”nun tecellisi olduğuna inanıyor. Daha da ileriye giderek biraz vahdeti vücut (kaba tanımla her şey Allahtır) biraz da panteist (her şey tanrıdır) felsefesiyle “Her şey O’dur”, “Ben O’yum”, “O ben” iddialarında bulunuyor.

Eğer ki Kur’an’ın bahsettiği “Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın ve Alîm/(Her şeyi tam anlamıyla bilen)” insan düşüncesini değil de İslâm’ın Allah inancını ve başka dinlerin de tek tanrı inancını tanımlıyorsa vahdeti vücutçular da panteistler de haklıdır. Hem de yerden göğe kadar haklıdırlar. Çünkü zamandan önce, zaman içinde ve zamandan sonra var olacak olan ancak ve ancak bir tanrıdır ve Müslümanların tanrı inancı ile karıştırdıkları ve yanlışlıkla Allah dedikleri zihinlerindeki tanrısıdır. Ben bu iki düşünceye de taraftar değilim. Ve neye taraftar olduğumu da tam sabitleyebilmiş değilim. Hiçbir bilgi ve inançla da sâbitlenmeye niyetim yok. Kur’an’ın dinamik mesajları karşısında istesek de sâbitlenemeyecek gibiyiz.

Kur’an “Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın ve Alîm” kelimeleriyle bize zaman ve mekânla bazen “görünerek” bazen de “görünmeyerek” dans eden bir tanrıyı anlatmıyor, “O” yani “HÛ” zamiriyle ve sıfatlarla insan zihninden doğan “ALLAH” ve “TANRI” imajını sorgulamamızı istiyor.

İnsan sorguluyor…

Kişinin ilkel, yetersiz, eğitimsiz, taklitçi düşünce yapısı “kişisel düşüncenin evvel” hâlidir.

Kişinin ileri, yeterli, eğitimli, orijinal düşünce yapısı “kişisel düşüncenin âhir” hâlidir.

Kişinin beş duyusuyla algıladıklarına “var” demesi “kişisel düşüncenin zâhir” yapısıdır.

Kişinin akıl, fikir, vicdan, kalb gibi iç kuvveleriyle “varsaydıkları” soyutlar “kişisel düşüncenin bâtın” yapısıdır.

Kişinin yeterli bedensel ve ruhsal olgunluğa ulaştıktan sonraki düşünce yapısının adı “kişisel düşüncenin alîm” kıvamıdır.

Demek ki Kur’an’ın “Evvel” dediği insanın “evvel kapasitesi” ile düşünebildiği “gerçeklik”tir.

Demek ki Kur’an’ın “Âhir” dediği insanın “âhir kapasitesi” ile düşünebildiği “gerçeklik”tir.

Demek ki Kur’an’ın “Zâhir” dediği insanın “zâhir kapasitesi” ile düşünebildiği “gerçeklik”tir.

Demek ki Kur’an’ın “Bâtın” dediği insanın “bâtın kapasitesi” ile düşünebildiği “gerçeklik”tir.

Demek ki Kur’an’ın “Alîm” dediği insanın “alîm kıvamı“na ulaştıktan sonra anlayabileceği “gerçeklikler”dir.

Gerçeklik” ise “mutlak gerçeklik” değil “insana ve kişiye göre olan gerçeklik”tir. Çünkü hiçbir anlamda “mutlak gerçeklik” mevcut değildir, gerçeklik her anlamda “göreceli gerçeklik”tir.

Yine kafam karıştı… mâdem ki “mutlak gerçek yok” her şey “göreceli gerçek“!..  Ben ozaman neyin ve “hangi gerçek“in peşindeyim? Kendi “göreceli gerçeğim“in peşinde miyim? Kur’an beni başkalarının göreceli gerçeğine mi yönlendirmek istiyor yoksa kendi göreceli gerçeğime mi ya da “mutlak gerçek” diye önümüze sürülen ve ve ne olduğunu asla bilemeyeceğim bir gerçeğe inanmak ütopyasına mı?

Benim inandığım Kur’an beni “ütopyalar“a değil, “başkalarının gerçeği“ne değil, “kendi gerçeğim“e dâvet eden “bir nasîhat“, “bir hatırlatma” ve “düşünmeye dâvetiye“dir. 

Kemal Gökdoğan
www.tasavvufdefteri.wordpress.com
kemalgokdogan@gmail.com

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 73 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: