Yüzde Yüz Kulluk

Her insan önce kendisinin gerçek olduğunu anlayacak. Sonra  “Ahad Varlık” ismiyle anlatılanın sadece ve sadece zihninde var olabilen soyut bir vahdet düşüncesi olduğunu idrak edecek. Ve dünyasal günlük yaşamda ve sonsuz yaşamda “kesret gerçeği”nin değişmeyen kurallarını zorunlu olarak yaşayacak. İslâm tasavvufunun ruhu ve gerçek kabulü benim anladığım kadarıyla budur

***

Değerli Abdullah Tezer Bey

Anlatmak isteyip de anlatamadığım daha doğrusu “bulanıklaştırarak” anlattığım yerleri ve daha fazlasını mükemmel bir şekilde anlamışsınız, açmışsınız… netleştirmişsiniz. İlk ayrıntılı cevabımda  (»Rüya mı Gerçek mi? yazımda) anlattıklarımın hepsini mecaz torbasına doldurun ve orada ebedi beklesin. Bu sefer konuya “kulluk” penceresinden bakalım.

Önce biraz başka felsefeler üzerinde bir kuş uçuşu yapalım ve sonra yavaş yavaş kulluk zeminine inelim. Çünkü… sırrın yüzde yüzü kullukta…

“Kendisini kendisi olarak çeşitli isim ve resimlerde deneyimleyen varlık” düşüncesi Hinduizm, Budizm ve Lamaizm/Tibet Budizm’i (hepsine Hint felsefesi diyelim) felsefelerinin özünü teşkil eder. İlk bakışta tek tanrılı din anlayışı ile çok ters gibi görünür. Fakat biraz derinden bakarsak… Musevîliğin mistisizmi Kabalizm ile ve İsevîliğin teslis inancında gelişen mistik tarikatlarla bazı benzerlikler gösterir. (İslâm tek tanrılı din değildir, İslâm, Allah gerçeğini anlatan Hz. Muhammed a.s.’ın Kur’an ve sünnetle beyan ettiği muazzam bir yaşam sitilidir. Fakat Müslümanlık âleminin ekseriyeti İslâm’ı tek tanrılı bir din imiş gibi algılamaktadır.-Bknz.  »Monoteizmin Gölgesinde Kalan Tevhid İnancı )

Kabalizm’de tanrı iki sefer tecelli etmiştir. Tanrı (yaratıcı Yahova) birinci tecellide Yakub oğulları olarak açığa çıkmış ikinci tecellide ise birinci tecellisine hizmet edecek olan “yan ürünler/evren” olarak açığa çıkmıştır. Bu tanımlamanın “gerçek Hz. Mûsâ tebliği” ile ilgisi yoktur. Belki Hz. Mûsâ’nın anlatım sadedindeki mecazları zamanla gerçek zannedilmiş ve Kabala (Yahudî tasavvufu) doğmuştur. Müslümanlık dünyasında da aynı durumla karşılaşıyoruz. “Her şey O’dur” düşüncesi yani (hâşâ) “her şey Allah’dır” felsefesi (bir nevi bâtıl panteizm) “vahdeti vücud/evren ve Allah aynıdır” yanlış zannı altında İslâm Tasavvufu’na mâledilmiştir. Vahdeti Vücud (Allah ve evren aynıdır) felsefesinin de “gerçek Hz. Muhammed tebliği” ile ilgisi yoktur. Hatta Muhyiddin İbnü’l-Arabî yanlışlıkla “vahdeti vücutçu” zannedilir. Halbuki Arabî vahdeti vücud deyimini kullanmamış ve eserlerinde de böyle bir düşünce savunmamıştır. (İbni Arabî Allah yanısıra başka bir varlık kabul etmez ki vahdet-i vücutçu olsun!)

İseviliğin teslisi de Hint felsefesinden esintiler taşır. Tanrı (baba/evrensel öz/evrensel prensip) İsa bedeni görüntüsünde en alt boyuta (dünyaya-maddeye) iner ve acıyı deneyimler… tanrı olmayan diğer bedenlerin günahını yüklenerek (affederek) geldiği yere (zât boyutuna/Ruhul Kudüs’e tanrılık koltuğuna) geri döner.

Şimdi üç düşüncenin (Hint felsefesi – Yahudi Kabalizmi – Hıristiyan Teslisi) ortak felsefesini biraz yakalamış olduk… yâni “tanrının kendisini görünümler/birimler olarak deneyimlemesi” yanlış ortak düşüncesini.

İslâm tasavvufunda ise Allah, birimler olarak kendisini dünyada/ahirette deneyimlemez. Çünkü Allah tanrı değildir. Allah Allah’dır. “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” sözü Allah’ın Yunus Emre olarak bedenlenmesini anlatmaz, Yunus Emre’nin Allah ilminde Allah ilminden var olmuş bir yokluk olduğuna işaret eder. Bazı tasavvufçuların Yunus Emre’nin sözünü anlamada içine düştükleri vahim hatayı düzeltmeleri gerekir.

* * *
Hollywood fantezilerinin (Matrix, Geleceğe Dönüş, Terminatör ve benzeri mistisizm içerikli filmlerin) senaryoları genellikle Hint felsefesinden ve Kabalizm’den etkilenilerek hazırlanmaktadır. Biz de o filmlerde kendimizi “İslâm Tasavvufu”nu yakalamaya zorluyoruz. Haklı olarak pek çok benzerlikler buluyoruz. Senaryolarını bizim tasavvuf kitaplarımızdan almışlar zannediyoruz.  Hâlbuki İslâm ve İslâm Tasavvufu; Hint felsefesindeki, Kabalizmdeki ve Hıristiyan mistisizmindeki “İslâm’da/Allah Sistemi”nde olması mümkün olmayan “reenkarnasyon, tanrılaşmış insan” ve benzeri düşünce hatalarını “doğrultarak” kapsayan bir “mükemmellik”tir. (Hataları gözardı etmediğimiz müddetçe batı-doğu mistik film ve kitaplarını bilinçli olarak okumanın ve izlemenin zararı olmaz, yararları olabilir.)

Tanrının kendisini deneyimlemesi “basit düşüncesi” hem Hint felsefesinde hem Kabalizm’de hem de teslisde mistik inancın yanlışlarının “A”sıdır ve geride daha otuza yakın harf vardır İslâm’a göre yanlış olan.

Yanlışlıklar dizininin “A” harfini iyi öğrenir ve yerli yerine iyi oturtursak “kendisini deneyimleyen tanrı” felsefesini çabuk terkederiz ve “İslâm Tasavvufu”nu daha iyi anlarız.

“İslâm Tasavvufu”nu… yâni “eğrisi olmayan doğruyu” haydi anlat derseniz işte o anda hem bir kelimede anlatırız hem de bin bir gece masallarına döndürüp evire çevire bin bir yılda anlatamayız.

“AHAD” demek “eğrisi olmayan doğru”dur. Gerisi.. bin bir gece masallarıdır.

Rüya mı Gerçek mi? başlıklı yazımızda değindiğimiz gibi; anlatılan ve anlatılacak olan her şey “mecazdır”, her mecaz bir yönüyle mutlaka “eğri”dir ve hiçbir zaman “tam olarak anlatılamayan ancak işaret edilen doğru”yu tanımlamaya çalışır demek zorundayım yine… ve hemen “mecazlarla” yani eğrilerle” “doğruyu” yani AHAD’ı (Tek Varlık olan Allah’ı) anlatmaya geçelim.

Bir anım:

“Tanrı kendisini kendi boyutlarında deneyecek güçtedir. Hatta tanrı İsa bedeni olacak güçtedir. Hatta tanrı aynı anda evren olup aynı anda da o evrenin içinde başka varlıklara dönüşüp fiiller yaratacak güçtedir.” demişti bana, Hıristiyan olmuş bir Türk genci. Çok samimi dost olmuştuk sonra onunla. Ve bir de Hint felsefesini çok iyi anlamış başka birisi daha katılmıştı aramıza. Uzun uzun ‘edebli’ tartışmalar olmuştu. Kim kimi etkilemişti? derseniz hiç kimse kimseyi etkileyememişti diyebilirim. Çünkü herkes diğerini dinledikçe kendi inancını daha iyi anlamıştı. Herkes herkesde kendince yanlışlar görmüş, kendisindeki göreceli doğruları biraz daha pekiştirmişti… tekrar konumuza dönelim…

Allah kendisini deneyimleyen bir tanrı değildir.
Allah sonsuz mânâlara ayrılmış bir “bütün” değildir.
Allah’ın “zât, sıfat, esma, efal” mertebeleriyle dört boyutlu bir varlık değildir.
(Bunlar tek var olan tek gerçeğin üç-dört hayalî varlık mertebesiyle tanımlanmaya çalışılmasından başka bir şey değildir.)

Peki nedir  Ahad olan Allah?

O değildir, bu değildir ya da “her şey O’dur”, “ben o’yum” vs … gibi şeyler Hint felsefesi, Yahudi Kabalizmi ve Hıristiyan mistisizmiyse; İslâm’da ve İslâm Tasavvufunda  “Tek Varlık” olan  “Allah” gerçeği nedir ?

Gerçeği değil de gerçeği anlayacak olanı tanımlarsak meselenin yüzde doksan dokuzunu çözmüş oluruz.  Gerçeği olduğu gibi zaten tanımlayamayız. O halde gerçeği anlayacak olanı tanımlamalıyız.

Gerçek “siz”siniz.

Gerçek “ben”im.

Gerçek… her insanın “kendisi”dir.

Geriye kalan yüzde bir gerçeği de açığa çıkarmak kendisini tanımış insana kalıyor.

“Her insan” gerçektir ve “her insan” kavramının diğer adı “kesret gerçeği”dir.

Her insan önce kendisinin gerçek olduğunu anlayacak. Sonra  “Ahad Varlık” ismiyle anlatılanın sadece ve sadece zihninde var olabilen soyut bir vahdet düşüncesi olduğunu idrak edecek. Ve dünyasal günlük yaşamda ve sonsuz yaşamda “kesret gerçeği”nin değişmeyen kurallarını zorunlu olarak yaşayacak. İslâm tasavvufunun ruhu ve gerçek kabulü benim anladığım kadarıyla budur… Daha derin ve daha kapsamlı düşünebilenlerin “gerçeği tanımları”mutlaka vardır.

İslâm Tasavvufu’ndaki vahdet (teklik) ve kesret (çokluk) düşüncesini diğer inançlarla mukayeseli olarak anlatmaya devam edelim…

Hint felsefesinde her zerrenin ezelden beri zaten tanrı olduğuna inanılır… bu nedenle doğu inançlarında sonsuz sayıda tanrı vardır. Her zerre kendi gerçeğini anlayıncaya kadar tekrar tekrar doğar… yeniden doğuş cehennemini (reenkarnasyonu) tamamlayan her zerre  “yeniden doğma/reenkarnasyon engelini aşarak tanrısal olmuşlar” arasında yerini alır… “Nirvana”ya (reenkarnasyonun olmadığı üst boyuta; evrenle aynı olmaya, üst bilince, aydınlanmaya) ulaşır.

(Hint felsefesindeki “tanrı” kavramı Orta Doğu kökenli tek tanrılı dinlerdeki ‘mutlak yaratıcı ezeli ve ebedi varlık’ fikrine benzemez. Daha çok evrensel prensipler olarak anlaşılır. Her prensip bir sûret, resim, put, anıt vs. ile sembolize edilir. Hint felsefesindeki bu “evrensel prensip” imajının diğer dillerde tam karşılığı olmadığı için mecburen ”tanrı” kavramı ile tercüme edilmektedir. Hind tapınaklarındaki heykeller/putlar/resimler aslında bir Hintli gözünde ve beyninde “tanrı” değildir, evrensel prensiplerin sembolik ifadesidir.)

İslâm tasavvufunda ise her zerre kendisini önce beden olarak tanır. Beden onun cehennemi ve Şeytanî yönü hükmündedir. Bedenini ibadetlerle ve güzel ahlakla denetim altına alan bedenini yani Şeytanî yönünü Müslüman etmeye ve cehennemini yani “Ben bedenim” zannını söndürmeye başlar. “Ben bedenim” zannından kurtulmak sevimli hayalet “Casper” gibi dumansı bir öz olmak anlamında değildir. Beden yine olduğu gibi bedendir. Sadece beynin ürettiği bilinçte bilgi değişimi oluşur. Ahirette de kendimizi yine beden olarak hissedeceğiz ve bilinçte yine “beden değiliz” diyeceğiz. Aynı bu dünyada olduğu gibi.

Hint felsefesinde “bir zamanlar tanrı bütündü ve bir zaman sonra tanrı sonsuz parçalara ayrıldı. Şimdi tanrısal parçalar tekrar tanrı olmaya, kendilerini bütünlemeye dönmektedirler,” diye inanılır.

İslam tasavvufunda… hiçbir zaman bütün bir tanrı-ilah (veya başka ne isim verirseniz verin) yoktur, ön planda hep kulluk vardır.)
(Muhammed-en-Abd-u-Hû-ve-rasul-u-Hû:
Muhammed=Evren/Varlık
Abd/Kul=Evrende/Varlıkta kesret gerçeğinden bir birim)
Hû=O, yâni varlığı Abdlerin varlığının gayrında olmayan Ahad
Rasul=Gerçeği olduğu gibi idrak etmiş “üstün akıl” yani “Kalb”
Rasuluhû=Ahad’ın kendinden gayrı bir tanrı olmadığını idrak hâli
…Bu durumda kelime-i tevhid Hz. Muhammed isimli bir zâtın tanrı peygamberi olduğunu anlatmaz, varlığın hakikatinin her birimin kendi özündeki ilân ve ifadesini anlatır. Daha detaylı yorumumu Allah izin verirse ileride hazırlamayı düşünüyorum.)

Kulluk “gerçeğe/Allah’a” kul olmaya çalışmaktır sonsuzca. Rasuller, veliler, âlimler ve onların yolunda olanlar bu niyetle kulluk (ibadet) ederler şirke girmeden.

Bitkiler, hayvanlar, tek hücreliler, atomlar ve her şey “gerçeklerine/Allah’a” kulluk ederler şirke girmeden.

Böylece “kul, kul olarak” “Allah da Kul’un aklında ve kalbinde anlam bulan bir Ahad Varlık” olarak kalır İslâm’da.

İslâm’da, İslâm Tasavvufu’nda, Allah Sistemi’nde…
Kul Allah’dan kopmuş veya Allah’a yapışacak bir parça değildir.
Çünkü Allah Ahad’dır, “lem yelid ve lem yüled”dir.
Parçalanacak veya bütünleşecek bir tanrı değildir.

İslâm’da “gerçek olan bütün/tek” ve “gerçek olmayan parça/cüz” ikilemesi yani “şirk” yoktur.
İslâm sadece ve sadece “kulluk”tur.
Diğer felsefeler ve inançlar hem tanrılığı hem de kulluğu kapsar.
Bazı inançlarda evren tanrıdır bazılarında tanrı evrendir bazılarında ise evren ezeli ebedidir fakat İslâm’da Kulluk ezeli ve ebedidir ve bir de Kul’un aklında ve kalbinde anlam bulan Hû.

Kendimizi biraz daha açık konuşmaya zorlarsak “kul” ve “kulu olan” diye “ikilik/ şirki hafî/ gizli şirk” yoktur İslâm’da deriz ve bunu anlamanın adına da İslâm Tasavvuf Düşüncesi diye işaret ederiz.

Yazdıklarım ve anlattıklarım tasavvufî sır mır falan değildir… günümüzde bir bilgi dalı haline gelen İslâm Tasavvuf Düşüncesi’nin “varlık meselesi” tartışmalarıdır. İsteyen, dileyen her insan (din-inanç önemli değil) kitaplardan ve okullardan tasavvufun bu meselelerini okuyup öğrenebilir.

İslâm Tasavvuf Düşüncesinin bilgi olarak anlattığı “tevhid”i ise “yaşamak” farklıdır deniliyor… İbn Arabî gibi, Mevlâna gibi, Şems gibi “yaşayanlar”dan olmadığım için “yaşamak farklıdır”ın ne olduğunu ne anlatabilirim ne de tanımlayabilirim… Ben sadece bilgisiyle uğraşırım. Bilgiyi bırak ,lme bak, kalbe bak “Gel sana mâneviyatta anlatalım, Gel sana hakikati yaşatalım, Gel seni kurtaralım, Gel seni Allah’a ulaştıralım” diyenlere de hiç bir zaman itibar etmem… İtibar edenlere de saygım sonsuzdur. Fakat…

Günümüzde “Allah var başka yok”, “irade tekdir o da Allah iradesidir” gibi internet edebiyatına dönüşmüş cümleleri ezberleyip, kişileri Allah ile buluşturduğunu zanneden fakat “her şey Allah’dır” bağlamındaki “panteizm” batağına sokan… fikir/zikir sahibi görünen zatları tapınma derecesinde putlaştıran sözde âriflerden???, sözde âlimlerden Hz. Muhammed a.s.’ın Kur’an’da anlattığı Allah ismiyle anlattığı gerçeğe kulluğa sığınırım.

Uzun sözün özü…

Dünyada “Yüzde yüz kuluz” fakat kulluk yapacağımız tanrımız yok.
Ahirette “Yüzde yüz kuluz” fakat kulluk yapacağımız tanrımız yine olmayacak.
Allah’a dünyada kuluz…
Allah’a ahirette kuluz…
Allah’a  hep kuluz…
Kulluğumuzla övünüyoruz (bilgi bazında takliden de olsa) çok şükür.

Kulluğumuzu sonsuzca, sona erdiremeden “Allah oldum” “Allah’ın parçasıyım” “Allah’ın hayaliyim” gibi yetersiz felsefelere ve mecazlara düşmeden… Allah ile aslâ ne bu dünyada ne de öteki dünyada soyut veya somut anlamda buluşamadan, bütünleşemeden, tümleşemeden “garib kul” olarak kalacağız elhamdulillah.

Varlıktaki yüzde yüz kulluğa sevinerek çok şükür “elhamdulillah” mı diyelim, sevinmeyerek estağfirullah mı diyelim bilemiyorum.

Selam ve saygılar.

Kemal Gökdoğan
www.tasavvufdefteri.wordpress.com
kemalgokdogan@gmail.com

NOT: Bu yazımız daha önce Yorumsuz Blog’da aşağıdaki bağlantıyla yayımlanmış olup Yorumsuz Blog Arşivlerinde kayıtlıdır. Yazı yeniden düzenlenerek Tasavvuf Defteri’nde yayımlanmıştır.
http://yorumsuzblog2.wordpress.com/2009/05/01/sorular-cevaplar-8/ 

Yorumlar:

(Yorumsuz Blog Arşiv’den orijinal olarak alınmıştır)

ben diyor ki:
01/05/2009, 17:17
“Hele günümüzde “Allah var başka yok”, “irade tekdir o da Allah iradesidir” gibi internet edebiyatına dönüşmüş cümleleri ezberleyip, kişileri Allah ile buluşturduğunu zanneden fakat “her şey Allah’dır” batağına sokan… fikir/zikir sahibi zatları tapınma derecesinde putlaştıran sözde âriflerden???, sözde âlimlerden Hz. Muhammed a.s.’ın Kur’an’da anlattığı Allah’a kulluğa sığınırım.”

demişsiniz… Ya siz o zatları yanlış anlamışsanız??? Bu zatlardan kimsenin, “her şey ALLAH’tır” dediği yok!!! Hocayı dinleyip(!) yanlış anlayan “yaşlı kadın” durumuna düşmeyesiniz?!

Yazıda her görüşe eleştiri var ama; Allah ve kulu arasındaki bağlantıyı kuran net bir açıklama yok!!! Ahad Allah gerçeği es geçilerek “boşlukta duran bir kulluk anlayışı” var! Yüzde yüz kulluk ise; yüzde kaç Allah???

La ilahe (yüzde sıfır ilah) illallah (yüzde yüz Allah)!!!

KGökdoğan diyor ki:
01/05/2009, 23:43
GEMİLERİ YAKMAK

“Ârife târif gerekmez” denilmiş. “ben” rumuzlu değerli insan gerçek ârifâne bir kalb ve beyinle… bizim sayfalarca uzunlukta anlatmaya çalıştığımız meramımızı bir kaç cümlede özetlemiş:

… Allah ve kulu arasındaki bağlantıyı kuran net bir açıklama yok!!! Ahad Allah gerçeği es geçilerek “boşlukta duran bir kulluk anlayışı” var! Yüzde yüz kulluk ise; yüzde kaç Allah??? …

Tebrik ve teşekkür değerli “ben”. Size ters, yanlış, hatalı gelse de ne anlatmak istediğimi “benden” daha kısa ve daha öz anlatmışsınız… Demek ki “yüzde yüz kulluk” ihtimalini bu evrende sadece ben düşünmemişim… daha önce de bu “mayın tarlası”ndan geçenler olmuş.
***
“Allah ve kulu” arasındaki “bağlantılar” hep umudumuz olmuştur. Yeni umutlar kurgulamadan, umutlarımıza sığınmadan, “bağlantılara” bağlanmadan “tek başımıza yüzde yüz kul” olarak kalmayı tefekkür etmek…
tüm bağ ve bağlantıları atmak…
İspanya Fâtihi Tarık Bin Ziyad gibi sahile çıkınca geri dönüş ümidi olan gemileri yakarak yok etmek…

Vehmimizdeki “tek sığınak” vehmini terk etmek
vehimsiz kalmak
“kul çıplak” diyebilmek…

Diyebilecek miyim diyemeyecek miyim?
Gemilerimi yakabilecek miyim?
Vehmimdeki vehmimi terk edebilecek miyim?
En azından bir kez denemek.

Ve

“Garîb, fakîr, yetim” olmanın şartları nedir? Biraz araştırmak…

Ve bu arada da

“Yaşlı kadın” durumuna düşmemek için “her şey Allah’tır” demeyen gerçek âlim/ârif zâtlardan anladıklarımı doğru mu anladım diye bir de tersinden “sağlama” yapmaya çalışıyorum.

***

Güvenlik kodu da “subhann” çıktı. “Bir kez “subhan Allah” DENİLEBİLSE geriye ne kalır?
Yüzde yüz kul mu?
Yüzde yüz tanrı mı?/Yüzde yüz Allah mı???

( yine de bilgisayarın kerameti değil… tamamen tesadüf)

ben diyor ki:
02/05/2009, 01:18
Kur’an’da “abduHU/abdullah” ifadeleri geçerken, abd Hu’ya/Allah’a bağlanmışken;

1- “Tek başımıza yüzde yüz kul” olarak kalmayı tefekkür etmek???
2- Tüm bağ ve bağlantıları atmak???
3- Geri dönüş ümidi olan gemileri yakmak???
4- “Tek sığınak” vehmini(!) terk etmek???
5- “Kul çıplak” diyebilmek???

“Çıplak kul” fakrdadır, yokluktadır; “fakr az kaldı küfr oluyordu (H.Ş.)”. FAKRda olan, ALLAH kulu/O’nun kulu (Abdullah/AbduHu) olduğunu FARK edince zengin (gına/gani) oldu.

Not:Böyle bir konuyu gündeme getirdiğiniz için asıl bizden sizedir teşekkür.

DUHA SURESİ (Yansımalar-A.H.):

6‐) Elem yecidke yetiymen fe ava;
Seni bir yetim (babasız ve anasız) bularak barındırmadı mı?
 
7‐) Ve vecedeke daallen feheda;
Seni dall (Zâtî hakikatini bilmeyen) bulup da hakikate erdirmedi mi?
 
8‐) Ve vecedeke ’ailen fe eğna;
Seni hiçbir şeyin yok iken (fakr“yok”lukta) bulup da zenginliğe (“gına”ya) kavuşturmadık mı (El Ganî kulu yapmadık mı, Âlemlerden Ganî olanın kulluğunu yaşatmadık mı) ?

nefes diyor ki:
02/05/2009, 09:01

Kulluk, yüzde yüz Allah oluşun farkında olmaktır, sadece bilmek değil.. Farkında olan da Allah’ın dışında varlık görmez. Allah’ın dışında varlık görmeyen de O’nun Vechini (Hakkı) gördüğü herhangi bir anda O’nu reddetmez.
“Tüm bağ ve bağlantıları atmak…”
O’nun dışında varlık gören, bağ ve bağlantı da görür. Çözülmesi gereken bilmece bu aslında… Kul olmak bu bilmeceyi çözmektir.
Bir dostum demişti ki; “La ilahe illallah demek kolay değildir, ama Muhammeden Rasulullah demek çok daha zordur ve herkese nasip olmaz”…
Kulluk ben’nin olmadığı noktadır. Orada bu tartışmaların hepsi biter. Tüm sorular ve cevaplar “ben”den kaynaklanır.

fatih diyor ki:
02/05/2009, 10:30

Allah ismi önüne abd gelince Abdullah olur. İsim değişse de Zat değişmez! Allah ismi Mutlak Varlığa işaret eder. İsimle işaret edilmek istenen fark edilmezse, isim Zat zannedilip hayal edilir.

Varlığın hüviyeti, aslı, hakikati, özü, kalbi olan Allaha iman etmek, ehlinin işidir. Genel olarak insanların iman ettikleri şey ise, hayallerinde tasavvur ettikleri tanrılarıdır.

Arzularla şekillenip hayal edilmiş, istekler makamı haline getirilmiş. Korkularla bezenip imgelenmiş, adeta sakınılacak bir öcü bellenmiş. Ne var ki, beklenti ve korkulardan oluşan bir şey, evrenin ve var olan her şeyin kalbi olan o kudret olamaz!

HİKMET diyor ki:
02/05/2009, 16:29

O her şeye Kadir dir.
O her şeyden münezzehtir.
O var. Hiçbir şey yok!
AHAD!
Sonsuz ve sınırsız olarak!…
O dilemedikçe, siz isteyemezsiniz.
Dünyadaki bütün insanlar bir iyilik yapmak istese, O izin vermedikçe yapamaz,
Dünya’daki bütün insanlar bir kötülük yapmak istese, O izin vermedikçe yapamaz..

“Bana apaçık belgeler gelince sizin Allah’tan başka taptıklarınıza kulluk etmekten menedildim. Ve “alemlerin Rabbi”ne teslim olmakla emrolundum.” (40-66)

Allah’ı “gereği gibi” idrak, sistemi anlamak ile mümkündür.
İdrak edebildiğin kadar da “kulluk” edebilirsin.
“İdrak dediğin şeyin aslı ilimdir.. yani manaların ne olduğunu bilme, yaşama, hissetme, kendini bulma ilmi!” (AH)
İlmi depolayacağın, kullanacağın, değerlendireceğin şey de beyindir.
İnsanlar, maddesel boyutta Tanrılarına,
Ruhsal boyutta İlahlarına,
Hakikat boyutunda Allah’a
“Kulluk” ederler..
Kulluk, miktarsal bir olgu değil, idraksal bir yaşam halidir…
İnsan, neye karşı ihtiyaç halinde ise, gücü ne de görüyorsa, neden medet umuyorsa Rabbi odur. Ve kişi ona kulluktadır.

“Her şeyin izafi-göresel olduğu ortamda, gerçek nedir? “(AH)

Geçmişte insanlığın ilim seviyesi henüz yeterli olmadığı için, idrak sahiplerince ancak mecaz olarak anlatılan hakikatler günümüzün ilim penceresinden bakıldığında aşikar olarak zahir olmuştur.
Bu gerçeğe rağmen hala mecazlar ile uğraşmak abesle iştigalden öteye geçemez.
“Her şeyin aslı. Aynı şeydir” olarak geçmişte izah edilmeye çalışılan “gerçek” o gün için, o ilim seviyesindeki insanlara daha nasıl izah edilebilirdi ki? Bu kadar sade ve öz alarak!
O gün için mecaz olan bu tanımlama, günümüz için hala mecaz mıdır?
Yoksa insanlık ilmi olarak bu hakikati müşahade eder bilgi seviyesine ulaşmış mıdır?
Hal böyle iken, hala mistik kavramlar, felsefi çözümlemeler ile “Hakikati” idrak ve izah etmeye çalışmak nedir sizce?

Gerçeğe giden yol, taklitten tahkike geçiş iledir.
Günümüz ilmi verileri ile Kur’an’ı anlamakla mümkündür.
Unutmayalım!
Şeytan, insanları hakikatten uzak düşürmek için “Senin DOĞRU yolun üzerinde” duracağım diyor!
İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükredemez.
Bu bilgilerin açığa çıkmasına, bu paylaşımlara vesile olanlara, bu konuları gündeme getirenlere teşekkür ederim..
HİKMET

KGökdoğan diyor ki:
02/05/2009, 22:44
ZIRVALARLA ZİRVELER YIKILMAZ

Sadece ve sadece “Allah ismi ile anlatılan”ı anlamak kendini O’nda O’nu kendinde bulmak isteyen çok değerli bir “Allah Kulu”nun e-postama yazdığı iletiyi özetleyerek okuyuculara sunma zorunluluğu hissettim. “Allah Kulu” sevgili “Y.N.” özetle diyor ki;

(((… Sorular – Cevaplar yazılarınızı, heyecanla takip ediyorum. Anlamaya çalışıyorum ama anlamadığım bir yerini size bizzat sormak istedim. Müsadenizle….

Hele günümüzde “Allah var başka yok”, “irade tekdir o da Allah iradesidir” gibi internet edebiyatına dönüşmüş cümleleri ezberleyip, kişileri Allah ile buluşturduğunu zanneden fakat “her şey Allah’dır” batağına sokan… fikir/zikir sahibi zatları tapınma derecesinde putlaştıran sözde âriflerden???, sözde âlimlerden Hz. Muhammed a.s.’ın Kur’an’da anlattığı Allah’a kulluğa sığınırım.

Bu yazıyı gayrı ihtiyari yazılarını takdir ederek ve bende açılımlar meydana getirecek şekilde okumaya ve anlamaya çalıştığım ilim kaynağı ile bağdaştırdım. Aslında Sizin de varlığa aynı ilim çerçevesinden baktığınızı düşünüyorum. Aklım isteyerek veya istemeyerek sizlerden gelen bu ilmi tasdik ediyor. Lütfen benim merakımı hoş görün bu paragrafı yazmakta ve vurgulamaktaki amacınız nedir?

Sormak istediğimi belki soramamış olabilirim, umarım anlamışsınızdır. …)))

Sevgili “Y.N.”nin ne demek istediğini anlamamak mümkün değil. Çünkü anlatımında “akıl, kalb ve nezaket dili” hâkim.

“Yorumsuz Blog”daki ilk yazımda her kelimelerimi ve cümlelerimi hangi özen ile seçerek yazdıysam hâlâ aynı özen, seçim ve aynı çizgi üzerindeyim. Bu nedenle:

Hele günümüzde “Allah var başka yok”, “irade tekdir o da Allah iradesidir” gibi internet edebiyatına dönüşmüş cümleleri ezberleyip, kişileri Allah ile buluşturduğunu zanneden fakat “her şey Allah’dır” batağına sokan… fikir/zikir sahibi zatları tapınma derecesinde putlaştıran sözde âriflerden???, sözde âlimlerden Hz. Muhammed a.s.’ın Kur’an’da anlattığı Allah’a kulluğa sığınırım.

demek ile;

Günümüz düşünce dünyasında internetin henüz esamesi yokken… “Allah var başka yok”, “irade tekdir o da Allah iradesidir” gibi ezelden ebede değişmeyen AHADİYET gerçeğini yeniden kendine özgü ilmi ve anlatımıyla kazandıran fakat hiç kimseyi “her şey Allah’dır” batağına SOKMAYAN… ismine (kişiselliğine) ve resmine (bedenselliğine) tapındırmayan (iltifat kabul etmeyen) fikir/zikir sahibi gerçek âriflerin ilmini anlamaya sığınırım kendi ilimsizliğimden… Hz. Muhammed a.s.’ın Kur’an’da anlattığı Allah’a sığınabilmem için ise önce Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı Allah’ı anlamam gerekiyordu ki tanrıMA sığınmaktan kurtulayım ve sonra “Allah”a iltica edebileyim.

demek arasındaki çok büyük farkı biliyorum.

Haklı olarak aradaki çok büyük farkı “sevgilerinin baskın gelmesinden” dolayı tereddütte kalarak ayırt edemeyen samimi “Allah Kulları”nın da “fark etmesini” ümid ediyorum.

Eğer ki bir gün ne yazdığımı ve yazdıklarımın ucunun kime dokunacağını hesaplayamaz hale gelirsem, yâni “ne oldum delisi olursam” ya da “erken bunarsam” zâten ZIRVALAMAYA BAŞLAMIŞ BİR MÂZUR olurum.

Ve o günler gelip de ZIRVALAMAYA BAŞLARSAM… üzülmeyin, korkmayın ve endişe etmeyin;

çünkü

“ZIRVALARLA ZİRVELER ASLA YIKILMAZ”.

nuri diyor ki:
03/05/2009, 16:50

İçine bir tutam da aşk mı katsak ki?
“Aşk”ı tarif edenler bir de “ilahi aşk”tan bahsederler.
Aşık, maşuk ilişkisi vardır hep anlatılanlarda.
Ben kendimi hep aşık rolüne koyuyordum.
Bir de maşuk rolüne koyayım dedim kendimi.
Aman aman !…
Sonra bir şarkı sözü gelmişti aklıma…
Naz yapma, naz yapma, çok naz aşık usandırır…

ben diyor ki:
03/05/2009, 20:21

1- Allah’ın varlığına
2- Allah’ın ilmine
3- Allah’ın iradesine
4- Allah’ın kudretine
5- Allah’ın kaderine
her an her şey yüzde yüz kul (abid) manasına evet!

1- Kendi varlığıyla
2- Kendi ilmiyle
3- Kendi iradesiyle
4- Kendi kudretiyle
5- Kendi yaratımıyla
yüzde yüz kul (!/%100 kulluk manasına ters düşen bu haller nasıl oluşuyorsa) manasına hayır!

Hakikatını sorgulamayan, kulluğu araç değil amaç edinen, kulluğunun manasından habersiz, şekilciliğe dönüşmüş yüzde yüz kulluğa hayır!

“Yüzde yüz var olan Allah”ın ilmi ile algıya dayalı var olan; “yüzde sıfır varlığa sahip kulda” varlık mı var, ki Allah olduğunu (haşa) iddia edebilsin!

Ayrıca gerçek manada kimse Allah olduğunu iddia edemez, ancak ilah olduğunu iddia ediyordur, her ne kadar bu iddiasındakine Allah ismini etiketlese dahi! Allah ismi mana olarak tüm iddialardan, sınırlamalardan beridir!

Yüzde yüz kul olduğunu anlayan; Allah varlığının yüzde yüz olduğu için, kendi varlığının yüzde sıfır olduğunu bilir, ilahlık iddiası gütmez. Yüzde yüz kulluk düşüncesi kişiyi bu sonuca vardırıyorsa evet! Sanırım sizin de yazınızda kastettiğiniz gerçek, güttüğünüz amaç bu olsa gerek.

nurdoğan diyor ki:
12/05/2009, 22:52

Yüzde yüz kulluk; aynadaki görüntü asılın yansımasıdır. Görüntü ASIL’a kuluk halindedir ama görüntü her zaman görüntüdür asla ASIL olamaz. Aynayı parçalara ayırırsanız ASIL tek ama yansımayı çoğaltabilirsiniz. Ne kadar çoğaltırsanız yansıma o kadar çoğalır ama ASIL tektir ve asla yansıma ASIL’ın aynısı değildir. HİÇliğimizi fark edip HEPliği yaşamak dileğiyle..

O diyor ki:
21/05/2009, 00:02

YORUMSUZ BLOG MODERATÖR NOTU:

Değerli “O” rumuzlu okurumuz
E-posta adresinizin geçersiz olması nedeniyle size göndereceğimiz mesajımızı burada yayımlıyoruz.

Yorumsuz Blog Yayım Şartları 5. madde gereğince;

“Bize ulaştıracağınız yazı, alıntı yazı, döküman, belgeler v. b. yazılı-görsel döküman:

a- Yazarın adı
b- Kaynak adı
c- İnternetten yapılan alıntılarda: İnternet adresi, yazının ve yazarının adı, internette yayımlanma tarihi bulundurmalıdır.”

Daha önceki bir yorumunuz da “Özün Özü” isimli bir kitabı yorumlayarak yayımlayan bir siteden alıntı olmasına rağmen kısa ve açıklayıcı bilgi aktardığı değerlendirilmiş ve onaylanmıştır. Bu yorumunuz da yine aynı kitabın (Özün Özü) aynı sitedeki yazarın yorumlu yazısından yapılan uzun bir alıntıdır.

Kendi emeğimiz olmayan değerli yazıları diğer okurlar ile paylaşmak da bir açıdan bakıldığında yine değerli bir davranıştır fakat alıntı kaynağını belirtmek de yazarın veya alıntı yapılan sitenin hakkını vermektir.

Yorumsuz Blog’un yorum bölümünün en önde gelen amacı ise sizin gibi “değerli “Oku’r-Yazar”larımızın Yorumsuz Blog’da yayımlanan yazılar hakkında kendi özel düşünce ürünü katkılarını açığa çıkarmalarına ortam oluşturmaktır.”

Yorumlarınız ve alıntı yaptığınız kaynakları seçim hassasiyetiniz “bilinçli ve derin düşünebilen” bir “Oku’r-Yazar” olduğunuzu göstermektedir. Kendi özgün düşüncenizle hazırlayacağınız yorumlarla Yorumsuz Blog ilim ve bilgi paylaşım ortamına daha çok katkıda bulunacağınıza inanıyoruz.

Sizin bu “alıntı yorumunuzu” değerli emeğinizin boşa gitmemesi ve düşünce dünyasında değerlendirilmesi amacıyla (bir kez daha, kısaltarak) yayımlıyoruz ve sizden kendi düşüncelerinizi yansıtacağınız yeni özgün yorumlarınızla Yorumsuz Blog ortamına yapacağınız katkılarınıza devam etmenizi bekliyoruz.

Selam ve sevgilerimle
Ahmed İskender/Moderatör
http://www.yorumsuzblog.org

[ALINTI YORUM:]
* * *

KENDİNİ BİLMEK

I.
Bir kimse, kendi cisminde, cesedinde olan cüzi ruhu anlarsa;
Ki buna:
Konuşan nefis… Tabir edilir. Bu; ilk mertebedir.
Bu makama terakki adı verilir.
Vahdet ehline göre, nefis, kalp, ruh, akıl, sır hep birden, tek şeydir. Ancak değişik şekiller aldıkça, ayrı ayrı itibar edilir; farklı isimle isimlendirilir.

O konuşan nefsin cismi ve canı yoktur. Cesedin hem içinde ve hem dışında bir yönetici, tasarruf edicidir. Ne mekânı ve ne nişanı vardır. Hiç bir özel yere sahip olmadan, nereye parmak basılsa külli olarak orada vardır. Bölünme parçalanma gibi şeyler onun için düşünülemez.

Şahsın;
Elinde tutan, gözünde bakıp gören, dilinde söyleyen, ayağında yürüyen, kulağında işiten ve cümle duygu ve düşüncesinde tasarruf eden odur.

Bedende bi zatihi tümüyle mevcuttur. Bütün bedeni kuşatmış, ihata etmiş olarak, her şeyden münezzeh ve müberradır. Bedenin herhangi bir azasında eksilme olsa, kesilse, kopsa ona bir eksiklik gelmez. O merkezinde aynen var ve kaimdir. Cesedin cümlesine bir fenalık gelse, ona ne yokluk olur ne zeval. Bunu anlatmak için, hesaba gelmez manalar vardır. Kitabımızın özet olması nedeniyle bu kadarla yetiniyoruz.
CAN ÖLÜR MÜ HİÇ

II.
İkinci: Kişi için nefsini bilme makamı;

Kişi; ufuklara bakmalı. Yani dışına, afaka… Bütüne… Külli nefse nazar etmeli. Buna;
Aklı külli, izafi olan külli ruh…
Denilir. Allahu tealanın halifesidir.

III.
Bu makama yükseliş elde eden için gerekli olan: Cüz’i tabir edilen ruhunu, bu külli ruhta, fani, yok kabul etmek suretiyle, izafi ruhta zinde ola. Yani ruhun külli ruh, aklın külli akıl olduğunu hakkal yakin olarak müşahede ede; sonra:
Cüz’i… deyimleri ata. Her şeyin bütüne ait olduğunu tam anlamıyla idrak ede.

IV.
İnsanın kendini bilmesi .

Sonra insan terakkiye yani bu makamda yükselmeye devam ede; kendi ruhunu izafi ruhta yok olmuş bula.
(…)
Anlar ve kabul eder ki:
Âlemlerde;
Ondan başka varlık yoktur.
Varlık cübbesinde ondan başkası yoktur.

Manalarını da hal edinerek, tadarak yaşar anlar.
Ayrıca:
’Bugün mülk kimin? Vahit kahhar olan Allah’ın..’’(40 /16)

Ayeti kerimesindeki manaya da anlayış peyda ettikten sonra, dışta Hakk’tan gayri şeylerin mevcut olmadığını irfan yolu ile anlar.

Buraya kadar ulaşmış insan için bu makam öyle bir makamdır ki, şu ana kadar anlatılan dereceleri birleştirip, hepsini bir kabul edip, müşahede etme yeridir. Bu makama erene;
İBN’ÜL VAKİT, denir.

VI. İnsanın kendini bilmesinin vı. Mertebesi:
Bu makamı bulan zat, her şeye ayna olur. Bu makamın yolcusu, yolunda zatından başkasını göremez. Her şeyi kendisine bağlı bulur.
Ve…..
Cübbemin içinde Allahtan gayrı yok; İki cihanda benden başkası olabilir mi?
Der.
(…)
BURADAN SONRA KULLUK MAKAMI BAŞLAR….
dbtr01 diyor ki:
25/05/2009, 13:50

Kuran göğe geri yükseltilirse, ondan sonra inzal olunacak kitabın dili nedir?

###

4 Yanıt, “Yüzde Yüz Kulluk”


  1. 1 sabooztas 15/02/2011, 20:33

    AZAB ETME :

    Tek bir vücuddur fakat iki hali var,
    Hem ayna o hem asıl bakana göre yar,
    Tek taraftan bakınca yoku görürsün,
    Ayna ve asıl arası bil sen onu yar.

    İki hal arasında bizim sultanımız var,
    Ayna ve aslın taptığı ol Ahmeddir yar,
    Aynanın kulluğu bilki aslın aşkından,
    Ahmed Mahmud Muhammed başkası yok yar.

    Ahmedden başka birşey hiç olmadı var,
    Demiyormu Kuranda Muhammeddir bana yar,
    Varım diyorsa kişi Ahmed oluşundandır,
    Azab etme nefsine cehennem olur sana dar.

    S.Öztaş

  2. 2 Ibrahim Usta 11/06/2011, 16:43

    Hersey Allahtir degil, her sey Allahtandir, diyebiliriz kisaca,diye düsünüyorum.

  3. 3 KGokdogan 11/06/2011, 22:03

    İslâm dünyasında ve sûfizmde hiç bir zaman “Her şey Allah’tır” diyen olmamıştır, olmaz ve olamaz da. Ancak “varlığın hakikatinde Hak’dan başka bir gerçek yoktur” tarzındaki sufi yorumları kasıtlı olarak şeriatçılar tarafından çarpıtılarak “sufiler her şey Allah’tır diyorlar ve küfre giriyorlar” iftirası atılmıştır,

    “Her şey Allah’tır” demek ne kadar yanlış ise “Her şey Allah’tandır “demek de üzerinde çok dikkatli düşünülmesi gereken bir hükümdür. “Her şey Allah’tandır” hükmünün ne olduğunu düşünmenin ve çözmenin tek yolu İhlâs Sûresi’ni anlamaktır.

  4. 4 Arif 25/06/2011, 11:00

    Değerli Kemal Bey yazılarınızı dikkatle okuyorum buradaki ve sufizmle ilgili benzer görüşte olduğunuz sitelerde ki yazıları da okuyorum ancak gördüğüm nokta şu ki, yazarlar sufizmin vahdet-i vücutun anlatmış olduğu kulluk anlayışı hakkında getirilen eleştirilerin Uzak Doğunun ve Eski Yunan’nın panteist inancına benzetildiğini sanmalarıdır. Halbu ki, bu işinin ehli tasavvufun kulluk anlayışını kendi dillerinden çok iyi anlayıp çok sağlam eleştiriler getirmişlerdir. Eğer ehli tasavvuf, bunlar vahhabilerin, mezhebsizlerin sapık imamları demeyi bırakıp bu yazarların eserlerini okusalardı sufizme getirilen eleştirilerin panteizm gibi alakasız bir mecrada olmadığını görürlerdi.

    Mesela İbni Kayyim El-Cevziyye’nin Medaricu’s Salikin adlı eserinde vahdet-i vücud’un kulluk anlayışı ile ilgili sofulere getirmiş olduğu eleştirilerden bazıları:

    Sizin içinde bulunduğunuz fena, hakikat, kayyumiyet (Allah’ın diri ve işleri idare edici olması) ve bunlarda istiğrak bulma gibi hallerinize gelince, biz bunlarla değil, asıl o hakikat ve kayyumiyet sahibinin emirlerini yerine getirmek, ona ibadetlerimizi arttırmak, azalarımızı O’nun rızası doğrultusunda kullanmakla meşgul oluyoruz. Siz ise rububiyetin huzurunda ve hakikatin müşahedesinde fena ve istiğrak bulmakla bizim içinde bulunduğumuz durumdan uzaksınız. O halde, biz Allah’ın murad ve hukukunu yerine getirmekle uğraştığımız, siz de kendi zevk ve maksatlarınız peşinde koştuğunuz halde nasıl oluyor da Allah’a bizden daha yakın oluyorsunuz?
    Yine şöyle derler:
    Düşünen için bizimle sizin aranızdaki durum şöyle bir misale uygun düşer:
    Bir hükümdarın kendisini sevdiğini iddia eden iki kölesi vardır. Hükümdar bunları getirtir ve sevgilerinin derecesini sorar. Her ikisi de:
    “sen bize en sevimli varlıksın, seni hiçbir zaman başkasına tercih etmeyiz”, derler.
    Hükümdar, “eğer sözünüzde sadıksanız, diğer kölelerime gidin, onlar üzerindeki haklarımı bildirin, razı olduğum veya kızdığım işleri haber verin, onları kızdığım işleri yapmaktan kurtarma yolunda bütün gücünüzü sarfedin. Aralarında emir ve hükümlerimi icra edin. Ezalarına sabır gösterin. Hastalarını ziyaret edin, ölülerinin cenazesine katılın. Güç, mal ve mevkiinizle zayıflarına yardım edin, Sonra bu lütuf ve imkanlarla düşman ülkelerine gidip onları benimle dost olmaya çağırın. Onlarla ilgilenin ve onlardan korkmayın. Onların yanında da sizi şerlerinden korumaya yetecek kadar asker ve dostlarım vardır”, der.
    Kölelerden biri derhal emri yerine getirmeye girişir, rızasını kazanmak için efendisinin huzurundan ayrılır.
    Diğeri ise efendisine der ki:
    “Kalbim senin sevginle o kadar doldu, huzurunda cemalini müşahedeye o kadar daldım ki (istiğrak), senin huzurundan ve seni müşahede etmekten ayrılmaya gücüm yetmiyor.”
    Hükümdar:
    “Fakat benim rızam, arkadaşınla birlikte gitmende ve beni müşahide etmekten ayrı kalsan da onun yaptığını yapmandadır” der.
    Köle de:
    “Hiçbir şeyi seni müşahede etmeye ve seyre dalmaya tercih edemem” der.
    Şimdi bu iki köleden hangisi hükümdara daha sevimli, onun nezdinde daha değerli, ona daha yakın ve onun daha has kuludur?
    Bu bütün zevk ve isteğini, içinde bulunduğu hazzı hükümdarının istek, emir ve rızasını tercih eden mi, yoksa efendisinin emirlerini yerine getirmek için yola koyulan, bütün güç ve azalarını onun yolunda sarfeden, bütün yönleriyle onları ifa etmek için ayrılıp giden mi?
    Efendisinin emirlerini yerine getirip, işlerini bitirdikten sonra kulunu huzuruna kabul etmesi ve onu yakınında bulan has kullarından kılması ne kadar güzel ve uygun olur! Gitmeyen arkadaşını da yakınından uzaklaştırması, onu müşahedesinden alıkoyması, huzurundan uzaklaştırılması ve emrini tutmamakla kendisinden kaçtığı ayrılığa düşürmesi onu kendi nefis ve tabiatının heva ve arzusuyla başbaşa bırakması ne kadar isabetlidir!
    Akıllı kişi bunu iyice düşünmelidir. Basiret gözünü açmalı, kalbine ulaşmalıdır. Kulların makam, hal ve himmetlerine bakmalı, kulluğa daha yakın olanla, uzak olanı seçmelidir.
    Şüphe yok ki, Allah’a ve onun ibadetine muhtaç olmadığını izhar eden, ona karşı büyüklenen, yaptığı ibadetleri de nefsinin ve amellerinin kusurlarından kendisini alıkoyan, cür’etlendiren, iyiliklerini gözünde büyüten bir kimse, mahlukatın Allah’a en sevimsizi, kulluğundan en uzak, helaka ise en yakın olanıdır. Oysa ki salih amelleri işlemeyi çoğaltanlar ve Nebi (s.a.v)’in cennette kendisiyle beraber olmak isteyen birine yaptığı tavsiyeyi kendine rehber edinenler böyle değildir.
    Peygamber efendimiz şu tavsiyede bulunmuştur:
    “Çokça secde etmek suretiyle nefsine karşı gelerek bana yardımcı ol. ” (Müslim, Salat, 226; Ebu Davud, Salat, 312; Müsned, IV, 59)
    Allah Teala da bir ayetinde :
    “Onlar gecenin çok azında uyurlar, seher vakitlerinde de istiğfar ederler.” (Zariyat,17-18) buyurur.
    Hasan el – Basri bu ayetin tefsiri sadedinde der ki:
    “Bu demektir ki onlar seher vaktine kadar namaz kılarlar, seher vakti de istiğfar etmek için otururlardı.”
    Peygamberimiz de bir hadisinde şöyle buyurur:
    “Hac ve umreyi peşpeşe yapın. Çünkü bunlar, körüğün, demirin pasını gidermesi gibi günah ve fakirliği siler”. (Tirmizi, Hac, 2; Müsned, 1,387)
    Yine kendisinden örnek alacağı bir tavsiye isteyen birine peygamberimiz şu tavsiyede bulunmuştur:
    “Dilin daima Allah’ı anmakla ıslansın.” (İbn Mace, Edeb, 53)
    Din tamamıyla ibadet ve taatları arttırmaktan ibarettir. Mahlukatın Allah’a en sevimlisi de, ibadetlerini en çok arttırandır.
    Nitekim sahih bir kudsi hadiste şöyle buyurulmuştur:
    “Kulum bana, üzerine farz kıldığım ibadetler kadar uygun başka bir şeyle yaklaşamaz. Bunun dışında, bana nafilelerle de yaklaşmaya devam eder, öyle ki artık onu severim. Onu sevdiğim zaman da onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle işitir, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür. Benden ne isterse veririm, bana sığınırsa onu korurum.” (Buhari, Rikak, 38)
    İşte bu Allah’a ibadet ve taatlerini artıranların mazhar olacağı karşılık ve şereftir, rububiyetin müşahedesinde fark olan fena ehlinin değil.
    Nitekim Peygamber (s.a.v) diğer bir hadisinde birine şu tavsiyede bulunmuştur:
    “Sana çokça secde etmeyi tavsiye ediyorum. Çünkü yaptığın her secdede Allah dereceni bir kat yükseltir ve bir günahını da siler affeder.” (Müslim, Salat, 225)


Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Yorumlar

tasavvufdefteri on Türkçe Namaz
Doğan on Türkçe Namaz
Nihat Demirkol on İyi’nin Kötü’yle B…
Nihat Demirkol on Duygusuz Evren
M.Reşit Yazıcı on “YOK”LUK “YOKTUR”

Kategoriler

YAZI TAKVİMİ

Şubat 2011
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca   Mar »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28  

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.