Monoteizmin Gölgesinde Kalan “Vahiy Ve Risalet”

O dönemde “Allah-vahiy-Risalet” vb. hakikatler monoteist veya politeist insanların kullandığı aynı kelime ve cümle kalıplarıyla beyan edildi. Fakat kelime ve cümle kalıplarının özü hiç de aynı değildi. Eğer aynı olsaydı bir kaç test ve sorgu sualden sonra Hz. Muhammed a.s.’ın Risaleti de, vahyi de, vahyi gönderen Rabbi Allah da monoteizm tarafından hemen kabul edilirdi.  Müşriklerin kaba kuvvet uygulamasına da gerek kalmazdı. Kabul edilmedi… çünkü..

***

Önbilgiler:

Vahiy:

Vahiy (Arapça: وحي), buyruk veya düşüncelerin Allah tarafından peygamberlere bildirilmesi eylemine veya bu bildirinin kendisine denir.

Vahiy, bir buyruk veya düşüncenin Allah tarafından bildirilmesidir.

İslamiyet’e göre vahiy, peygamberlere Cebrail aracılığıyla iner. Allah’ın insanlara vahiy göndermesinin bir takım nedenleri bulunmaktadır, bu nedenlerin en önemlisi Allah’ın insanları uyarmak istemesidir. Allah Kuran’ın bir öğüt olduğunu ve anlaşılmak için indirildiğini belirtmektedir. Özet olarak vahiy, insanlığa gerçek inanç esasları, iyi, doğru ve güzel olanı öğretmek için gönderilmiştir.

(Wikipedia ‘ dan alınmıştır)
http://tr.wikipedia.org/wiki/Vahiy 

***

Sözlükte gizli konuşmak, emretmek, ilham etmek, îma ve işâret etmek, seslenmek, fısıldamak, mektup yazmak ve göndermek anlamlarına gelen vahiy, dini bir terim olarak, Allah’ın Peygamberlerine iletmek istediği mesajlarını, doğrudan doğruya veya Cebrail vasıtasıyla bildirmesine denir. 

Vahiy nedir, çeşitleri nelerdir?;

Kur’ân ve diğer kutsal kitaplar, vahiy ürünüdür. Vahiy, ilâhi ve gayr-i ilâhi olmak üzere iki kısma ayrılır. İlâhi vahiy, Allah’ın vahyi demek olup 5 çeşittir:

1- Cebrail’e (Necm, 53/10) ve diğer meleklere vahyi. (Enfâl, 8/12)
 
2- Cansız varlıklardan yeryüzüne (Zilzâl, 99/4-5) ve gökyüzüne (Fussilet, 41/12) vahyi. Bu vahiy, “emretmek” anlamındadır. 

3- Canlılardan bal arısına vahyi. (Nahl, 16/68-69)  Bu vahiy, ilham, içgüdü anlamındadır. 

4- İnsanlardan Hz Musa (a s)’ın annesine (Kasas, 28/7) ve Hz  İsâ (a s)’ın havarilerine (Mâide, 5/111) vahyi.  Bu vahiy, fıtrî ilham, îma, emir anlamındadır. 

5- Peygamberlere vahiy. (Nisâ, 4/162 A’râf, 7/117, 160) Bu vahiy, ıstılâhî anlamdaki gerçek vahiydir. Vahiy denince ilk akla gelen bu vahiydir. Bu vahiy, sözlü, sözsüz ve Cebrail vasıtasıyla olur.  Sözlü vahiy, Allah’ın perde arkasından Peygamberine hitap etmesidir.  Sözsüz vahiy; rüyada veya uyanık iken vahyin Peygamberin kalbine ilkası şeklinde olur.
 
Cebrail vasıtasıyla vahiy;

a) Peygamber uyanık veya uykuda iken vahyi Peygamberin kalbine ilkası ile,

b) Cebrail’in melek veya insan suretinde vahiy getirmesi ile,

c) Cebrail görünmeden vahyin çıngırak sesi şeklinde gelmesi ile olur. 

Vahyin geliş şekillerinden bir kısmı, Şûrâ suresinin 51. âyetinde bildirilmiştir. Vahiy, Allah ile Peygamber arasında bir sırdır.  Mahiyetini insanların tam anlaması imkânsızdır. Vahiy geldiği anda Peygamber titrer, rengi değişir, alnı terler ve nefesi sıkışırdı.  Hz Muhammed (a s ) gelen vahyi aynen hafızasına alır (Kıyamet, 75/16-19), sonra vahiy kâtiplerine yazdırırdı.  Her sene Ramazan ayında inen âyetleri ve sûreleri Cebrail’e okuyup arz ederdi.  [Vahiy hakkında daha geniş bilgi için Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır tefsiri Şûrâ Sûresi 51. âyet açıklamasına bakılabilir. Bu bilgiler yazının hacmini kabartmamak için alınmamıştır. K.Gökdoğan]

Gayr-i ilâhi vahy yani ilâhi olmayan vahy ise, cin ve insanlar arasında cereyan eden vahye denir.  Zekeriya (a s)’ın kavmine vahyi gibi (Meryem, 19/11), bu vahiy, imâ ve işâret etmek anlamındadır.  Şeytanın şeytana vahyi gibi (En’âm, 6/121); bu vahiy, fısıldamak ve gizli konuşmak anlamındadır

(Mumsema ‘ dan alınmıştır)
http://www.mumsema.com/peygamberlere-iman/12449-vahiy-nedir-cesitleri-nelerdir.html

***

Peygamber:

Peygamber (Farsça: پیامبر), Tanrı tarafından bir dini yaymakla özel olarak görevlendirildiğine inanılan kişi. Herhangi bir dine inanan insanlar, peygamberlerin yaratıcıdan bir mesajla, haberle geldiğine inanırlar. Peygamberlerin büyük bir kısmına vahiy geldiğine inanılır.

Sözcüğün kökeni;

Peygamber sözcüğü Türkçe’ye Farsça’dan gelmiştir. Arapça temsilci demek olan resul’un Farsça karşılığıdır. Kökeni olan peyam, haber anlamına gelmektedir. Dolayısıyla peygamber, “haberci” anlamını taşır. Benzer bir anlama gelen Arapça’daki “Nebi” (نبي) sözcüğü, yine haber demek olan “nebe” kökeninden türemiş bir sözcüktür. “Resul” ise ( رسول: Risalet eden/edici) “Elçi” demektir.

Yahudilik’te peygamberler;

Kur’an’da, Kitab-ı Mukaddes’te ve diğer Yahudi dini metinlerinde bahsi geçen ve İslam’a göre peygamber kabul edilen dini şahısların büyük kısmı Yahudilik tarafından peygamber kabul edilmez, din büyüğü olarak anılır. İsa ve Muhammed Yahudiliğe göre peygamber değillerdir.

 Hristiyanlık’ta peygamberler;

Yahudilik gibi Hıristiyanlık’ta da Kur’an ve Kitab-ı Mukaddes’teki şahısların çoğu sadece din büyüğü olarak anılır. Hristiyanlığa göre Muhammed peygamber değildir.

Hristiyanlığa göre İsa mesihtir ve tanrıyı oluşturan, baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesindeki `oğul`dur. Katolik mezhebine göre ise İsa’dan sonraki en önemli dini şahsiyet İsa’nın annesi Meryem’dir.

İslam’da peygamberler;

İslam peygamberleri…

İslam’da peygamberler, Allah’ın dünyadaki elçisi kabul edilir. Kur’an’da bahsi geçen İslam’a göre peygamber kabul edilen kişilikler 124.000′dir.Kuran’da 25 peygamberin ismi geçer… İslam peygamberlerinin büyük bir kısmı Yahudilik ve Hıristiyanlıkta peygamber kabul edilmez, sadece din büyüğü olarak anılırlar. İsa, Yahudilik tarafından, Muhammed her iki din tarafından da peygamber kabul edilmez.

Muhammed, İslam’a göre Hatemül Enbiya (son peygamber) kabul edilir. İslam’da peygamberlere geldiğine inanılan 4 büyük kitap vardır: Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an. Hıristiyanlığın kutsal kitabı Kitabı Mukaddes, Tevrat ile İncil’lerin dördünü kapsar. Yahudilik ve Hristiyanlığa göre Zebur (Mezmurlar), Davud veya Süleyman tarafından yazılmış şiirlerdir.

Kur’an’da birçok peygamberin dünyaya gönderilmiş olduğu belirtilir:

“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir.” (Al-i İmran Suresi, “buna rağmen daha önceki toplumlara da nice peygamberler göndermiştik.” Zuhruf Suresi, 6)

Kur’an’a göre peygamberlerin gönderiliş gayeleri;

Kulluk
Tebliğ
Güzel örnek
Dünya ve ahiret dengesini temin
İtiraz kapısını kapatmak..

Diğer dinlerde peygamberler;

Hinduizm ve Budizm’in bilgeleri Krişna ve Buda, İran’da doğmuş Zend Avesta’nın peygamberi Zerdüşt’ün de peygamberlerden olduklarına dair iddialar mevcuttur.

(Wikipedia ‘ dan alınmıştır)
http://tr.wikipedia.org/wiki/Peygamber
 
***
Hristiyanlıkta ve İslamiyet’te peygamberlik kavramı:

Hristiyan inancındaki “peygamber” kavramını da bu başlık altında kısaca açıklamak ve İslam inancındaki “peygamberlik” kavramı ile karşılaştırmak gerekir:

Hristiyan inancında peygamber sözcüğü “Tanrı adına konuşan” veya “Tanrı’dan haber getiren” anlamlarını taşır ve bu anlamsal boyutta İslam inancındaki peygamber (nebi) sözcüğü ile benzerlikler içerir. Buna karşılık, İslam dininde “peygamber” sözcüğü, Tanrı tarafından belirli bir kavme yol göstermesi amacıyla seçilmiş ve görevlendirilmiş kişiyi tanımlamak için kullanılan en önemli sıfat durumundadır ve kavimdekilerin kurtulması için söz konusu kişinin peygamber olduğuna iman etmeleri şarttır. Bu nedenle, Kur’an’daki anlatımlarda Eski Antlaşma’da adı geçen nerdeyse her erkeğin (Nuh’un, Eyüp’ün, Davut’un, Süleyman’ın ve hatta Lut’un) peygamber olduğu söylenmiştir. Hristiyan inancında ve Kutsal Kitap’ta ise bu tür bir genelleme söz konusu değildir. Kutsal Kitap’ın ilk kitabında evrenin yaratılışından Yahudilerin Mısır’dan çıkışına kadar geçen sürede olanlar anlatılır ve bu bölümde ilk yaratılan insanın ve Tanrı tarafından çağrı alan kişilerin peygamber olmalarından çok “ata” (patrik) olmaları ön plandadır

İslam inancına ve Kur’an’a göre, her kavme kendi içinden bir peygamber gönderilmiştir ve tüm bu farklı peygamberler kendi kavimlerine tek gerçek dini anlatmakla görevlendirilmişlerdir. Bu öğretiler Yahudilik ve Hıristiyanlık inancına terstir; çünkü Kutsal Kitap yeryüzündeki her kavme bir peygamber gönderildiği iddiasını tanımaz.

Kutsal Kitap’a göre, Tanrı önce tek bir insan çiftinden (Adem ve Havva) insan ırkını yaratmıştır. İnsanlık, Adem ve Havva’nın günahının sonuçlarından etkilenmiş ve Tanrısal lütuflardan mahrum kalmıştır. Buna rağmen Tanrı, insanları kurtarma planına uygun olarak yeryüzünden seçtiği bazı kişiler aracılığıyla insan ırkıyla konuşmayı sürdürmüştür. Nuh zamanında, Nuh’un ailesi dışındaki herkesin tufan aracılığıyla yok edilmesi aslında günahın kötülüğüne ve ölümcül sonuçlarına işaret etmiştir. Zaten ruhsal olarak ölü olan insanlık, günahlar yüzünden Tanrı’nın gazabına uğramış ve bedenen de ölmüştür.

Nuh aracılığıyla yeni bir dönem başlar ve Tanrı’nın yine tek bir kişiden insan ırkı yaratma planı gerçekleşmiş olur.

Musa’nın doğumu ile yeni bir dönem başlar ve Tanrı’nın bilgeliği uyarınca daha yeni doğmuş bir bebekken seçilen Musa aracılığıyla, Yakup soyu Mısır’daki kölelikten kurtulup yüzlerce yıl önce ata Abraham’ın gittiği vaat edilmiş topraklara (Kenan diyarı) ulaşır.

Musa’dan sonra Kenan diyarına Yeşu önderliğinde giren Yakup soyu, zaferler kazanarak ve bazı mucizeler aracılığıyla bu bölgenin pek çok yerini ele geçirir. Hâkimler döneminin sonunda halkın bir kral istemesi üzerine peygamber Samuel, çekingen bir kişi olan Saul’u kral ilan eder.

Ne yazık ki, Saul’un krallık görevi geçicidir ve aslında Davut’un tanınmasına aracılık edecektir. Saul hata üstüne hata yapınca, Tanrı peygamber Samuel’den Davut’u yeni kral olarak mesh etmesini ister. Saul, kıskançlık ve öfke sonucunda Davut’un krallığını tanımaz ve ona düşman olur. Tanrısal emirlere itaat etmediği için Tanrı’nın bilgeliğinden ve lütfundan mahrum kalan Saul, çok büyük bir hata yaparak girdiği bir savaşta öldürülür.

İsrail’deki çeşitli krallıkların başına gelen kişiler genelde putperestliğe bulaşırlar ve günah işlemeye devam ederler. Bu nedenle, günahlı yaşamın devam etmesi ve Tanrı’nın çeşitli peygamberler aracılığıyla verdiği emirlere itaatsizlik edilmesi sonucunda İsrail, yabancı ülkelerin eline düşer ve halkın büyük bir bölümü Babil’e sürgüne gönderilir. Bu dönemde yaşayan peygamberler Tanrı’nın kurtuluş vaadini sık sık yenilerler ve Mesih’in gelişi hakkında kehanetlerde bulunurlar. Kurtarıcı Mesih gelecek ve Rabbin lütuf yılını ilan edecektir.

Eski Antlaşma’nın son peygamberi olan Yahya’nın çölde ortaya çıkması ve insanları Ürdün nehrinde vaftiz etmesi ile Mesih’in döneminin başlamak üzere olduğu duyurulur. İşte İsrail’in Roma işgali altında olduğu dönemde Kurtarıcı Mesih, Beytlehem kasabasında doğar ve 30 yaşlarında iken görevine başlar.

Ne yazık ki, İsrail halkının büyük bir çoğunluğu Mesih’i reddettmişler ve Tanrısal lütfulardan mahrum kalmayı seçmişlerdir. İsrail halkından, Yeshua’nın seçtiği kişiler (havariler) ve Yeshua’ya inanmayı seçen kişiler ise kurtuluş müjdesini tüm uluslara yaymışlar ve bu sayede kurtuluşun herkese dağıtılmasına aracılık etmişlerdir. Kısacası, Tanrı’nın kurtuluşu tüm insanlığa yine İsrail aracılığıyla gelmiştir ve tek bir millete gönderilen Kurtarıcı aracılığıyla tüm ulustan iman edenler kutsanmış ve kurtarılmıştır.

Kutsal Kitap’ta yabancı bir ulusa gönderilmiş tek bir peygamber vardır: Yunus. Yunus’un hikayesi ise Tanrı’nın İsrail’i seçmesine rağmen, gelecekte İsrail’den çıkacak olan Mesih aracılığıyla tüm ulusları kutsayacağına işaret etmektedir.

(Hıristiyanlık inancının tanıtıldığı bir misyonerlik “hristiyanforum” forumundan kısımlar halinde alınmıştır)
http://www.hristiyanforum.com/forum/peygamberler-f597/hristiyanlikta-ve-islamiyette-t320884.html

***

Cebrail (Gabriel):

Hem Hristiyanlıkta hem de Müslümanlıkta, Cebrail peygamberin dünyaya gelişini haber verir. Müslümanlar Cebrail’in, Kuran indirilirken Allah ile peygamber arasında aracı görevi üstlendiğine ve imanın altı şartından biri olduğuna inanır. Hristiyanlık inancına baktığımızda, Cebrail, Yeni Ahit’te sadece iki defa geçiyor; ‘Tanrı’nın önündeki benim, Cebrail (Gabriel) ’ (Luke 1: 19). Bu da, her ne kadar Cebrail’in daha yüksek sıralarda olması gerektiğini düşündürse de, dokuz baş melek arasında sadece sekizinci sırada yer alıyor.

(Bir bilgi paylaşım “msxlabs.org” forumundan alınmıştır)
http://www.msxlabs.org/forum/din-ilahiyat/261950-9-gizemli-melek.html
 
***
İlahi söz demek olan vahiy, Allah’ın insanlara gönderdiği emir, yasak ve tüm haberleri içeriyor. Peygamberler aracılığı ile iletilen bu emir ve yasaklar farklı yollarla geliyor. Dinlere göre de değişik işleniyor. İşte Yahudilik’te vahiy anlayışı…

Yahudilikte vahiy anlayışına geçmeden önce bu kavramın ne anlama geldiğini aktaralım. Vahiy, Allah’ın, peygamberleri aracılığı ile insanlara mesaj iletmesi anlamına geliyor. Bu suretle Allah, bütün varlıklara, yaratılış düzenine uygun hareket tarzlarını bildiriyor. Bu kavramın tam tarifi ise şöyle yapılıyor:

“Allah’ın, genel olarak varlıklara hareket tarzlarını bildirmesi, özel olarak da insanlara ulaştırmak istediği ilahi emir, yasak ve haberlerin tümünü aracılı (vasıtalı) ya da aracısız (vasıtasız) bir tarzda, gizli ve hızlı bir yolla peygamberlerine iletmesidir.”

Bu tarif ışığında, Yahudilik’te vahiy anlayışını ele almak için, önce bu dinin peygamberlik anlayışına bakmak gerekiyor. Geçmişi birkaç bin yıl gerilere giden bu dinin başta gelen özelliklerinden biri, İsrailoğulları ile Tanrı arasındaki “ahde” (sözleşmeye-antlaşmaya) kutsal kitaplarında geniş yer ayrılmasıdır. Bundan dolayı bu din, “ahit” dini olarak da bilinir.

Yahudiliğe göre peygamberler Tanrı’nın isteği ile seçilmişlerdir. Yani onları insanların içinden peygamber olarak seçip kutsal bir fonksiyon yükleyen Tanrı’dır. Mesela İsrailoğulları’nın büyük peygamberlerinden Samuel, henüz çocukken Tanrı’nın kendisine hitap ettiğini duymuştur. O bu çağrıyı şöyle anlatır:

“Ben peygamber değildim, peygamber oğlu da değildim; ancak ben sığır çobanı idim ve ceviz ağaçları tımar ederdim ve Rab beni sürünün arkasından aldı ve Rab bana dedi: Git kavmin İsrail’e peygamberlik et ve şimdi Rabbin sözünü dinle..” (Kitab-ı Mukaddes, Amos, 7/14-16)

Kitab-ı Mukaddes’te (Petrus’un Birinci mektubu, 1/21 vd) peygamberler, insanla gizli, görünmez kudret arasında irtibat sağlayan, temsilcilik ve aracılık görevini üstlenen kişiler olarak tanımlanır. Onlar sadece sözcüdürler, temasa geçtikleri üstün kudretin sözlerini insanlara naklederler. Üstün varlıkla temasa geçtiklerinde kendi varlıkları silinir, kendi benliklerinden uzaklaşır ve ilahi kudret ile dolarlar. Yani peygamberler, kendilerine vahyeden Rab Yahve’nin mutlak iradesine tabidirler, ondan aldıkları ilahi mesajları insanlara tebliğ etmekle yükümlüdürler. (Yahudililerin kutsal kitabında Allah’ın adı Rab,Yahve ya da Yehova olarak geçer. Başlangıçta sadece Ulusal Tanrı olan Yahve, daha sonra tek Tanrı’nın adı olarak kabul edilmiştir.)

Tevrat’ta peygamberliğin temel yasası şöyle ortaya konur:

“Allah’ın Rab, senin için aranızdan kardeşlerinden benim gibi bir peygamber çıkaracak; onu dinleyeceksin” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18/15)

“Ancak bir peygamber, kendisine söylemeyi emrettiğim bir sözü küstahça benim ismimle söyler yahut başka ilahların ismiyle söylerse, o peygamber ölecektir. Ve Rabbin söylemediği sözü nasıl bilelim? diye yüreğinden dersen; peygamber Rabbin ismiyle söylediği zaman, o şey olmaz ve çıkmazsa, Rabbin söylemediği şey odur; peygamber küstahlıkla söylemiştir, ondan yılmayacaksın” (Kitab-ı Mukaddes, Tesniye, 18/20-22)

Bu sözlerden anlaşıldığına göre, Tanrı’dan aldıkları bilgilerin dışında şeyler nakledenler peygamber sayılmamaktadır. Yahudilik’te peygamberlerin görevi, sadece ilahi emirleri almak değil, aynı zamanda Rab Yahve’nin söz ve emirlerini insanlara bildirmektir.

Yahudi geleneğine göre, vahyin kaynağı Rab Yahve, muhatabı insanlar, aracısı ise peygamberlerdir. Rab Yahve’nin emir ve isteklerini, onun iradesi doğrultusunda, İsrailoğulları’na ileten peygamberlerin bilgi vasıtaları da vahiydir. Mesela Tevrat, Babil esareti sonrasından başlamak üzere kelime kelime Rab Yahve tarafından Hz. Musa’ya vahyedilmiştir. 7704 kelimeden oluşan Tevrat’ın Çıkış kitabında, Yahve’nin, buyruklarını taşıyan taş levhalarını vermek için Musa’yı yanına çağırdığı ve ona iki levha verdiği, ancak kavminin puta tapmasına kızan Musa’nın levhaları yere atıp kırdığı yazılıdır. (Çıkış, 24/12-14)

Her ne kadar Yahudilik’te Rab Yahve’den aldıkları emirleri insanlara ulaştıranların peygamberler olduğu belirtiliyorsa da bunlardan başka bazı insanların da Tanrı’dan vahiy aldıkları kabul edilmektedir. Mesela Yahudilere göre kral sayılan Davud ve Süleyman da peygamber olmadığı halde vahiy almıştır.

Yahudiler vahyin, peygamberlere bazı yollarla geldiğine inanırlar. Bunları şöyle sıralamak mümkün:

1. Teofani: Hiçbir aracı olmaksızın Rab Yahve ile doğrudan bağlantı kurarak vahiy almak demektir. Yahudilere göre böyle bir vahiy şekli sadece Hz. Musa’ya bahşedilmiştir. (Sayılar, 12/6-8) (İslam da bu tür bir vahiyden sözetmekle birlikte, bunun sadece Hz. Musa’ya verilen bir vahiy tarzı olmadığını, aynı şekilde Hz. Muhammed’in de Miraç’ta bu tür bir vahye mazhar olduğunu kabul eder.)

2. Rüya: İlahi bilgiye ulaşmanın yollarından biri de rüyadır. Ahd-i Atik, bu yolla bir vahyi ancak, Tanrı’nın kendilerinden hoşnut olduğu bazı şahısların alabileceğine haber verir. Mesela Hz. Yakup’un peygamberliği rüya yoluyla tasdik edilmiş, Hz. Yusuf’a geleceği rüyada bildirilmiş ve Hz. Süleyman bu yolla Rab Yahve’den vahiy almıştır. (Tekvin 28/11-14; 37/5; I. Krallar 3/4-15). Ancak bu tür bir rüya peygamberlere mahsustur. Bu nedenle her rüya gören kişinin rüyası makbul sayılmaz. Genellikle sahte peygamberler bu yolla kendilerine vahiy geldiğini iddia ederler.

3. Rabbin İzzetinin Tecellisi: Ahd-i Atik’te Rab Yahve’nin sadece peygamberlere değil, bütün insanlara izzetiyle tecelli ettiği belirtilerek bunun iki şekilde gerçekleştiği vurgulanır.

Birisi, Rabbin izzetinin bütün yeryüzünü doldurmasıdır ki burada Rab Yahve’nin yüce izzeti, yaratma olayında ve olaylara müdahale etmesinde ortaya çıkar. (İşaya, 40/4; 42/7; 48/10)

Diğeri ise Rab Yahve’nin yüce izzetinin dolaylı olarak değil de doğrudan belirmesidir. Hz. Musa, Rabbinin izzetini görmek istediğinde ona, Rabbin yüzünü görme izni verilmemiştir. Çünkü Rab Yahve “İnsan beni görüp de yaşayamaz” buyurmuştur. (Çıkış 33/20) (Bu olay, Kuran’da Araf suresi 143. ayette de anlatılır:

“Musa, bizimle sözleştiği yere gelip Rabbi de kendisiyle konuşunca şöyle yakardı: ‘Rabbim göster bana kendini, göreyim seni.’ Dedi: ‘Asla göremezsin beni. Ama şu dağa bak. Eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin.’ Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Ve Musa baygın vaziyette yere yığıldı. Kendine gelince şöyle yakardı: ‘Tespih ederim o yüce varlığını, tövbe edip sana yöneldim. İman edenlerin ilkiyim ben.’”)

4. Tanrı’nın kelamı (sözü): Doğrudan Tanrı’nın sesiyle yapılan bir vahiy şeklidir. Aslında bu, bütün halka yöneliktir. Ancak Yahve halka hitap etmek için aracılar ve sözcüler kullanmıştır. Kelamın aracıları ve sözcüleri ise peygamberlerdir. (Tesniye, 4/10-13) Bu tarz vahiy için “Yahve dedi, konuştu” ifadesi yerine “Rabbin sözü falana geldi” kalıbı kullanılır. (Yeremya 1/2, 4, 11, 13; Hezekiel 3/16; Zekarya 4/8). Ancak Rab Yahve’nin kelamı, sadece peygamberlere gelmemiş, Hz. Adem, Kabil, Hz. Nuh ile kral olarak kabul edilen Hz. Davud ve Süleyman’a da gelmiştir.

5. İlahi Ruh: Burada sözü edilen ruh, vahyin gelişinde vasıta olan Yahve’nin ruhu, Kutsal Ruh’tur. Hz. Musa’yı hem peygamber hem de kanun koyucu olarak yönlendiren bu Ruh’tur. (Sayılar 11/25-27; Tesniye 34/9; İşaya 43/11) Rab Yahve, İsrailoğulları’na gerek şeriatını gerekse sözlerini bu Ruh’un vasıtasıyla göndermiştir. (Zekarya 7/12) Kısaca peygamberler hep bu Ruh ile harekete geçirilmişlerdir.

(Bir bilgi paylaşım “geldik.com” forumundan alınmıştır)
http://www.geldik.com/yahudilik/51777-yahudilikte-vahiy-anlayisi-yahudilikte-vahiy-anlayisi-hakkinda-bilgiler.html
***
**
*
 
Ön not:

1- Bu yazı “Monoteizmin Gölgesinde Kalan Tevhid İnancı” isimli yazıda başladığım A.N.’nin mesajlarına cevapların devamı mahiyetindedir. http://www.yorumsuzblog.org/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci

2- Monoteizm ve benzeri teolojik kavramların açıklaması ilk yazıda verilmiştir.

3- Yazılarda “monoteist din” anlayışını anlatırken; “Allah Hakikati” yerine “Tanrı”,  “Ahad Allah” yerine “Tek tanrı”, “Rasul/ Nebî” yerine “Peygamber”,  “Allah Rasulü” yerine “Tebliğ Memuru”, “Allah Kelâmı” yerine “Kutsal Metinler”,  “Vahiy” yerine “Tanrısal Mesaj” gibi kavramları yazmayı tercih ediyorum.

***
**

A. N. ismi ile e-postama gelen mesajdan alıntı:

Hz. Muhammed A.S. IN HOCASI CEBRAİL A.S. DEĞİLDİ.

Diyorlar ki, Rahmet ve selam üzerine olsun Hz. Muhammed’in mürşidi Cebrail A.S. dı. Yani yaratanla haberleşmek için ona ihtiyacı vardı..

Biliyoruz ki, vahiyleri kimi zaman geceleri rüyasında alıyordu. Demek ki Hz. Resulullah’ın mürşidi Cebrail A.S. değil rüyalardı!
 
Ama yine biliyoruz ki, vahiyler derin düşünceye daldığı uyanık kaldığı zamanlarda oluyordu. Demek ki Hz. Resulullah’ın mürşidi sessizlikti!
 
Hayır, hayır mürşidi sessizlikte olamaz çünkü biliyoruz ki, bazen de vahiyler sebebsiz, perdesiz yaratandan direkt geliyordu.  O halde demek ki, Hz. Resulullah’ın mürşidi acaba sebebsizlik olabilir mi?
 
Bir insanın bir mürşidi olacağına göre bu çok yönlü ilişki neden? 

Tabi ki vahiylerin ulaşımındaki bu zenginlik mürşidin sadece Allah olduğunu insanoğluna bildirmek içindi.  Allah, eğer kuluna sebeblerle ulaşsaydı sebebler mürşid olacaktı yok sebebsizlikle sadece ulaşsaydı sebebsizlik olacaktı. Her yönden ya da yönsüz olarak ulaşıyor ki tek mürşid tek sahib tek rab benim diyor Allah.  

A.N.’nin Mesajına Cevabım:

Monoteist inancın “Mesaj Gönderen Tek Tanrısı” her yönden ya da yönsüz olarak mesaj alıcısı “tebliğ memuru”na hep tek yönlü mesaj gönderir. Tek yönlü mesaj “sırf hayır”dır. “Tebliğ memuru” da aldığı mesajları insan kulağının duyum eşiğine göre ayarlayarak dünya kelâmına transfer eder ve “kutsal metinler” böylece oluşur. Bu tanımlama…

Tek tanrılı dinlerin, göksel dinlerin, semâvî dinlerin, monoteist dinlerin  her ne isim verirsek verelim ortak (???) vahiy (???) tanımıdır …

“İslâm”ı da monoteist dinlere katıştırıp Hz. Muhammed a.s.’ın “vahiy hakikati”ni bu kadar kısır bir tanımlamaya dahil edebilir miyiz? Edemez miyiz? A.N. dâhil etmiş ki vahyi bir tanrı ile bir insan arasında geçen mesajlaşma gibi kabul ederek mantıksal çıkarımında kanıt olarak kullanmaya karar vermiş.

A.N.’nin Allah, Cebrâil, sebepler, vahiy, vahyi alan/peygamber kavramlarıyla yaptığı mantıksal çıkarımın amacı “vahiy ve Risalet” konusunu açıklamak değil, tarikat ortamındaki “mürid-mürşid-irşad”  ilişkisinin bâtıl olduğunu kanıtlamak ve  “nakavt” etmektir. Tarikatsal kabullere anti tarikatçılarca yöneltilen “nakavt” niyetine karşı “gard/savunma duruşu” almayı düşünmüyorum. Bin yıldan beri süren tarikat ve tarikat karşıtı kısır kavgaya karışmak istemiyorum… aralarında halletsinler.

A.N. mesajlarının devamında geçen “mürşid, rabıta, velayet, şefaat” vb. kavramlarını nasip olursa yakın veya uzak bir zaman dilimi içinde “Gerçek Tasavvuf Düşüncesi”nden anladığım kişisel çıkarımlarıma göre yorumlamaya çalışacağım. Bu bölümde “monoteist din felsefesi”nin tanrısal mesaj anlayışı ile “Gerçek Tasavvuf Düşüncesi”nin “İslâm Hakikati”ndeki “Vahiy” gerçeğine bakışını mukayeseli olarak anlatmayı deneyeceğim…

***

Can ve mal emniyetinin “sıfır” olduğu ortaçağın karanlık ve vahşi çöl şehri Mekke’de “Allah Hakikati”nin “vahiy” gerçeğine ulaşan “Allah Rasulü” Hz. Muhammed Mustafa s.a.v. can güvenliğini göze alarak “Allah-vahiy-Risalet” gerçeklerini zamanındaki insanların akıl sevilerine ve mevcut dil ve mantık yapısının tek tanrılı din kavramlarına göre açıkladı.

O’nu ilk defa dinleyen âlime bir kadın olan Hz. Hatice ile Tevrat ve İncil kutsal metinlerini okuyan yaşlı bilge Varaka duydukları karşısında sarsılmış olmalılar ki hemen “Allah-vahiy-Risalet” hakikatini tasdik ettiler. Tasdik ettiler çünkü…

O’nun anlattığı “Allah- Cebrail-vahiy-Risalet” monoteist Yahudilik ve monoteist Hıristiyanlık ve monoteist “eski Arap şirk inancı”ndaki evreni yaratan tek tanrı felsefesine dayanmayan bir gerçekti.

“Rasul” olduğunu beyan edenin Rasullüğü eski kutsal metinlerin (Kitab-ı Mukaddes’in) “süper güçlerle donanmış tanrı elçileri”ne dönüştürdüğü Mûsâ ve İsâ’nın peygamberlik imajlarına hiç benzemiyordu. O’nun Rasullüğü mesaj gönderenin mesajını alan bir Rasullük değil “Allah ve Vahiy Hakikati”ne fıtrî yapısının müsâitliği neticesinde ve tefekkür gücü ile ulaşan bir Rasullük idi. Hâlbuki eski kutsal metinlere ve monoteist mantığa göre tanrı, vasıflı ya da vasıfsız herhangi birisini “alıcı” olarak atar, mesaj gönderir ve her şeyi pat diye hallediverirdi. Hz. Muhammed a.s. Mekke’nin tanıdığı “Hanif”lerden birisiydi ve Risaletinden evvelki yaşamında tek tanrılı (monoteist) inançların “Peygamberlik” kavramına “hanif pencereden” bakıyor olmalıydı.
 
İnsanların aklına her zaman şu sual gelir. Hz. Muhammed a.s. peygamber olmadan önce peygamber olacağını biliyor muydu? Her kafadan bir cevap gelir. Kimisi biliyordu der kimisi de bilmiyordu der. Kimisi de O doğduğu anda parmağını kaldırıp kelime-i şahadet getirdiğini naklederek, Cebrâil’in kucağına bindirilip tüm evreni gezdirildiği ve “işte sizin peygamberiniz” diye tanıtıldığını da ekler. Her neyse… yorum yok. Bu tür rivayetlere gülüp gülmeme kararını okuyuculara bırakıyorum.

“Hanif”ler “Allah Hakikati”nde mesajlaşmak, çetleşmek, çevrim içi-çevrim dışı bağlantı oluşturmak gibi “peygamberlik” ve posta işlerini kabul etmeyenlerdir. Peygamberliği ve postacılığı kabul etmeyen bir Hanif.. peygamber olmadan evvel nasıl olur da peygamber olacağının yada olmayacağının dokümantasyonunu yapar?

Hz. Muhammed a.s.’ın anlattığı “Rasullük” her çağda hiç değişmeden kalan monoteist inancın tanrısının tebliğ memurluğu ile hiç alâkasız olmalı ki Hz. Hatice ve Varaka derin bir endişeye kapıldılar. Nasıl ki Hz. İbrahim yerel bir puthanede küçük putları kırınca kendisini tanrı ile özdeş (yani fenâfil tanrı) varsayan “Nemrut”a savaş ilan etmiş oldu ise Hz. Muhammed a.s. da Hz. İbrâhim’in bırakmış olduğu “en büyük putu” yani monoteizmin yaratıcı tek tanrı inancını evrensel anlamda baltalayınca;
1- “tanrı”,
2-“tanrı peygamberi”,
3-“tanrı kulları” teslisine/üçlemeciliğine inanan o zamanın ve geleceğin “Ebû Cehilizm”ine ve “monoteizm”ine “ilmî cihad/hakikatin ilim ile tespitine çağrı” ilan etmiş oluyordu. Hz. Hatice ve Varaka’yı endişelendiren gerçek bu idi.

Bu ilmî cihad insan kitlelerinin zahiri yaşam telaşında belki kısmen sona erdi fakat düşünmek isteyen beyinlerdeki “beyin fırtınası meydanlarında” hâlen devam ediyor.

Hz. Muhammed a.s.’ın tek mürşidi monoteist inancın kanatlı veya kanatsız meleği Cebrâil miydi? Hz. Muhammed a.s.’ın tek mürşidi monoteist inancın “Tanrı” anlamında söyledikleri “Allah” mıydı?.. sorularına cevap aramadan önce “vahiy, risalet ve irşad” kavramlarını da monoteizmin gölgesinden kurtularak anlamamız gerekiyor.

Hz. Muhamed a.s.’ın vahiy, Cebrâil ve Risalet açıklamalarını…

“— Ne var, kardeş oğlu? diye sorunca Resulûllah, gördüğü şeyleri kendisine haber verdi. Bunun üzerine Varaka dedi ki:
— Bu gördüğün Allahü Teâlâ’nın Musa’ya gönderdiği Namus-u Ekber’dir. Yâni sırrı vahiy sahibidir. Ah, keşke senin dâvet günlerinde genç olaydım. Kav-minin seni yurdundan çıkaracağı zaman keşke hayatta bulunsaydım.
Resulûllah:
— Onlar beni yurdumdan çıkaracaklar mı? diye sordu. Oda:
— Evet, dedi, zira senin gibi bir şey getirmiş, vahiy gelmiş bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın. Şayet senin dâvet günlerine yetişirsem sana son derece yardım ederim.” konuşmalarıyla…

dikkatle dinleyen Varaka Hz. Muhammed’in monoteist anlamda peygamberlik ve mesaj almadığını anladı. Hz. Muhammed a.s. vahiy olayını Mûsâ’nın vahiy ve Cebrâil hakikatine ulaşması gibi anlatıyordu. Ve Varaka bu hakikatleri en büyük tek tanrıya Kâbe’deki putlar aracılığıyla tapınan eski Arap müşriklerinin ve tek tanrılı din fanatizminin duyması halinde ortalığın karışacağını haber verdi.

Şimdi dahi pek çok demokratik ülkede monoteizmin “Tanrı”sına hakaret kanunlarla suç sayılmaktadır. Tanrıya hakaret edenler toplumun cezalandırmasından devletin cezalandırma güvencesine sığınarak kurtulabiliyor. Orta çağda monoteizmin tanrı varsayımının “Lâ ilahe illâ Allah” (Tanrı ve tanrılık diye bir şey yoktur ancak Allah) bildirisiyle düzeltilme gayretinin (Risalet görevinin) toplumsal cezası da “toplumsal linç hareketi” idi. Koruyucu bir devlet yapısı da yoktu. “Rasul”ün koruyucusu sadece Ebû Tâlib ve müminlerin kendileri idi fakat bu engelleri de her kabileden bir suikastçı seçerek kimvurduya (toplumsal linç) götürmek istediler. Çünkü…

Onlara göre… (Hz.) Muhammed (a.s.) isimli şahsın “Allah-vahiy-Risalet” hakikatleri “Tanrı-mesaj-peygamber” ezberlerine denk düşmüyordu. Hatta inkâr ettiğine hükmetmişlerdi. Hakikat bilgisini inançlarına saldırı olarak algılayan toplum hemen karşıt kaba kuvvet yöntemine başvurdu…

O dönemde “Allah-vahiy-Risalet” vb. hakikatler monoteist veya politeist insanların kullandığı aynı kelime ve cümle kalıplarıyla beyan edildi. Fakat kelime ve cümle kalıplarının özü hiç de aynı değildi. Eğer aynı olsaydı bir kaç test ve sorgu sualden sonra Hz. Muhammed a.s.’ın Risaleti de, vahyi de, vahyi gönderen Rabbi Allah da monoteizm tarafından hemen kabul edilirdi.  Müşriklerin kaba kuvvet uygulamasına da gerek kalmazdı. Kabul edilmedi… çünkü..
 
Rasulullah a.s.’ın anlatırken kullandığı kelimeler ve cümlelerin ifade ettiği öz “Allah Hakikati” odaklıydı ve hedef kitlesi de “monoteist tanrı inançlı şirk” inanış modeli idi. Bu nedenle O’nun “tevhid inancı” ile monoteist Arap şirki başta olmak üzere tüm dünyanın monoteist ve politeist inanç modellerinin şirki karşı karşıya geldi.

“Peygamberin tek eğitmeni, tek yaratıcı sahip tanrısı, tanrı idi” anlamında aradaki ince farkı fark edemeden;

“…Tabi ki vahiylerin ulaşımındaki bu zenginlik mürşidin sadece Allah olduğunu insanoğluna bildirmek içindi.  Allah, eğer kuluna sebeblerle ulaşsaydı sebebler mürşid olacaktı yok sebebsizlikle sadece ulaşsaydı sebebsizlik olacaktı. Her yönden ya da yönsüz olarak ulaşıyor ki tek mürşid tek sahib tek rab benim diyor Allah.  ”

diyen aynı monoteist inancın günümüz düşünürleri, yazarları, profesörleri ve heyecanlı taraftarları toplumsal görevlerinin “tanrıyı inkâr ile itham” versiyonunu günümüz “gerçek tasavvuf düşüncesi ve düşünürleri” için hâlâ kullanmaktadırlar.

Ayrıntıya girmeden kısaca değineyim… İbni Arabî’yi de toplumsal linç cezasına çarptıranlar monoteist tanrı ve monoteist peygamber inançlı şeriatçı âlim (?) ulema takımı idi. Çünkü İbn Arabî de Hz. Muhammed a.s. gibi monoteizmin damarına basan “eli baltalı İbrâhim” nâdiratındandı. Hatta “gerçek tasavvuf düşüncesi”ni katı şeriatçılığa dönüştüren çağımız tarikat felsefesinin bir kısmı dahi İbni Arabî karşıtıdırlar. İbni Arabî’nin “her şey tanrıdır” dediğini zannederek hayallerindeki monoteist tanrıyı tenzih derdindedirler.

Mesajdaki “tek mürşid, tek Rab, tek Allah” kavramına dönelim…

Hz. Muhammed a.s.’ın eğitmeni, hocası, mürşidi, rabbi… medrese mollası gibi karşısında eli sopalı oturan ya da üniversite profesörü gibi “bilimi ben yarattım” edasıyla koltuğunda kasılan anlamda bir mürşid, bir rab bir tanrı değildir.

“Allah Hakikati” “Rasul”ünü aracılı veya aracısız eğitime tabi tutmaz. Allah’ın eğitimi (terbiyesi, Rububiyeti, Rabliği, irşadı, mürşidliği) her canlı birim için ilk nefesle başlayıp son nefesle biten yaşamın her anında tattığı tüm olayların toplamıdır. Allah Rasulü Muhammed Mustafa a.s.’da senin gibi benim gibi canlı bir birim idi.. ben de sizin gibi bir beşerim diyordu. O’nun Allah’dan aldığı eğitim senin de benim de her canlı birimin de doğduğu anda başlayıp ölünceye kadar kesintisiz alacağı tüm bir yaşam eğitimi idi.

Peki, Hz. Muhammed a.s.’ın Allah’dan aldığı vahiy nasıldı?

Nasıl olduğunu bilmeme ve bilmemize imkân ve ihtimal yoktur. Ancak O’nun aklımızın alacağı tarzda anlattıklarına göre fikir yürütebiliriz ve yürüttüğümüz fikir vahyin hakikatini tanımlamak amacı gütmez. O’nun açıklamalarına dayanarak vahyin hakikatinin nasıl olduğunu bilemeyiz ama vahyin monoteist inancın tanrısından alınan karşılıklı mesajlaşma olmadığını ortaçağın müşrik Arapları kadar anlayabiliriz. Müşrik Araplar ve çağdaşları monoteist din mensupları vahyin mesajlaşma olmadığını anladıkları için Rasul’ün Rasullüğünü ve vahyin hakikatini ezberlerine ters düştüğü için şiddetle “inkâr” etmişlerdi.

Müşrikler çok muazzam bir meleğin getireceği sayfaları ya da kulakları sağır eden tanrısal sesin vahiy olacağını bekliyor ve bu tür şeylerin görünür olmasını istiyordu. Zamanla monoteist Müslümanlar.. hatta çok derin (???) âlimler.. vahyin sesinin çok şidetli olduğunu ama sadece peygamber kulağı o sese dayanabileceği için yüce tanrının sadece peygamber kulaklarına duyurduğu “fikrini yürüttüler”… güyâ monoteizm şirkine böylece cevap vermiş oldular. Ne diyebilirim ki? Fikir fikirdir. Benim vahiy hakkında söyleyeceklerim de hakikat olamayacağına göre ya da hakikati temsil edemeyeceğine göre yine sadece bir fikir olarak kalmak zorundadır. Eski düşünürlerin fikirlerini “saçma” kendi fikirlerimi “mantıklı” bulmam anlamsız, saçma ve aynı hata olur çünkü vahyin hakikatini hiç bir fikir temsil edemeyeceğine göre… benim açıklamalarım daha doğrudur deme hakkım olmaz.

İsrâ/36- Hakkında (B sırrınca) ilmin olmayan şeyin ardına düşme/izleme!… Muhakkak ki sem’ (işitme kuvvesi), basar (görme kuvvesi) ve fuad (gönül), işte onların her biri ondan mes’ul’dur (ilimsiz, bu melekeler koza örebilir). (B Meal/H.Güler)

Hakikatini bilmediğimiz konular hakkında tartışmak fikir yürütmek… vallahi doğrudur tasdik ediyorum… vallahi doğru değildir inkâr ediyorum demek arasında hiç bir fark yoktur. Kişi bilmediğini nasıl tasdik eder? Kişi bilmediğini nasıl inkâr eder?

Bizden kitaplara, meleklere, rasullere ve bunlarla oluşan vahye iman etmemiz tavsiye ediliyor. Bizden hakikatini bilmediğimiz bir şeye mi iman etmemiz isteniyor?

Allah Rasulü bizden körü körüne böyle bir tasdik isteyip “alkış alkış aferim” der mi? Demez… Demeyeceğini biliyoruz ve İsrâ/36. âyeti düşünmeden inanın olarak da anlamıyoruz ve “vahiy” hakkında fikir yürütme hakkımızı kullanmaya devam ediyoruz…

“Allah, gerçeği açıklamak için bir sivrisineği, hatta onun ötesinde olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İman edenler onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu bilirler. Kâfirler ise “Allah böyle misal vermekle ne kastediyor?” derler. Allah bu misal ile birçoklarını şaşırtır, yine onunla birçoklarını yola getirir; ancak bununla fâsıklardan başkasını şaşırtmaz.”(Bakara, 2/26).

Monoteizmin tanrısı sivrisinekten misal vermeye tenezzül etmeyecek kadar “ulu bir tanrı” iken Hz. Muhammed a.s.’ın beyanındaki “Allah Hakikati”nin vahyi niçin sivrisinekten misal getirmekten çekinmeyen “Ekber Allah vahyi”dir? Çünkü…

Sivrisinek yaşamın bütünlüğündedir, yaşamın bütünlüğü de sivrisinektedir. Yaşam her şeydedir, her şey yaşamdadır. İster sivrisineği düşünelim istersek bir galaksiyi düşünelim… zerredeki gerçek ile evrensel bütünlükteki gerçek aynıdır. Monoteist felsefe “Allah Ahadiyetini” bir başka ifadeyle “hologramik bütünlüğü” fark edemediği için tek yönlü yani hep doğaüstü mucizeleri ve hep sırf iyiyi örnekleyerek “Allah İlmi”nden uzak kalmıştır.

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru’. (Al-i İmran Suresi, 190-191)

Peygambere tanrısı tek yönlü mesaj gönderirken…

Eğer Arz’da ağaç olarak bulunan şeyler kalem olsa ve deniz de (mürekkeb olsa), ondan sonra yedi deniz de ona imdad etse (o denize yardım etse), Allah’ın kelimeleri tükenmez… Muhakkak ki Allah Aziyz’dir, Hakiym’dir.(Lokman Suresi,27) gereğince…

“Gerçek Rasul” ezelden ebede kadar hiç kesintisiz devam eden “yönsüz ve sonsuz” vahiyden yani “Allah Ahadiyeti”nden altı binden biraz fazla âyeti okuyandır. Bu durumda..

Vahiy yaşamın bütünü, yaşam da vahyin bütünü ise bizim söylediklerimiz niçin vahiy sayılmıyor? Câhilin zırvalamasından ârifin târifine, arının vızıltısından kapının gıcırtısına kadar.. evrendeki her şeyin ve her sesin vahiy olması gerekmiyor mu?

Evrendeki her şey, her ses, her bilgi vahiy değildir. Sınırsız ve sonsuz “Allah Hakikati”nin muhakkak ki her an yeni bir iş ve oluşudur fakat vahiy özel anlamını temsil etmez. Çünkü…

Öylesine darbelerle gıcırdatılan tellerin sesi sadece bir gıcırtı iken usta müzisyen Vivaldi’nin kemanının tellerinden çıkan gıcırtı sesi Vivaldi’nin bilincinin denetiminden geçince muhteşem bir melodiye dönüşmektedir. Melodi ile gıcırtıya bu durumda “aynı” diyebilir miyiz?

Benim senin gibi insanların ses tellerinden çıkan sesler sadece emmare nefs bilincimizin denetiminden geçtiği için sadece öylesine sesler iken Hz. Muhammed a.s.’ın ses tellerinden çıkan sesler Muhammedî bilincin saliha ve kâmile nefs denetiminden geçtiği için “vahiy” adını almaktadır.

Gıcırtıyı da melodiyi de tecelli ettiren “Hak”tır. Öylesine konuşmayı da “vahyi” de tecelli ettiren “Hak”tır ama arada yine de fark vardır. Aradaki fark birimsel nefsin denetiminden geçen akort farkıdır. Gerçek tasavvuf düşüncesinin ısrarla nefsinizi “Muhammedî Yol” üzere akort/seyri süluk edin demesinin nedeni budur. Gerçi nefs ne kadar akort edilirse edilsin hiç bir zaman “vahye” ulaşamaz… Vahiy için kâmil bir nefs ile birlikte bedenin de evrenin bütünselliğiyle akortlu ve senkronize olması gereklidir. Hz. Muhammed a.s.’dan sonra evren bir beşer bedeninde tam anlamıyla yansıma pozisyonunu yitirdiği içindir ki Muhammedî anlamda vahiy hakikati hiç bir nefs ve bedende bir daha gerçekleşmeyecektir.

Vedâ hutbesinde geçen;

“Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün gibi aynı duruma döndü”

işaretinde evrensel yapının zirve olgunluktan dağılmaya bozulmaya doğru bir eğilime girdiğine dâir bir hatırlatma vardır. Hz. Muhammed a.s. evrenin en mükemmel yapısal pozisyonuna ulaştığı anda doğmuştur ve O’nun doğumundan sonra evrenin makro yapısı (burçlar sistemi) bir daha hiç bir insan üzerine Allah’ın en mükemmel tesirini yansıtamayacaktır.

Mikro evrende de asla şaşmayan, sekmeyen, şaşırmayan “düzensizlik” gibi görünen varlığın özünde matematiksel ve geometrik orantıların oluşturduğu bir “düzen/sistem” vardır. Atomların, moleküllerin muazzam matematiksel ve muazzam geometrik düzeninde ne bir eksiklik ne de bir fazlalık vardır.

Semavat’ı yedi tabaka (halinde) yaratan O’dur… Rahman’ın halkında hiçbir tefavüt (ihtilaf, uyumsuzluk, uygunsuzluk, aykırılık, düzensizlik, kaos) göremezsin… Hadi basar’ı (bakışını) döndür (gözünü tekrar çevir) de bak… Bir futur (çatlak, kopukluk, uyuşmazlık) görüyor musun?. (Mülk Suresi,3)

Gerçek Rasul’ün bedeni de nefsi gibi Rasul’ün bilincinin akordundan geçmekte ve o bedenden çıkan seslerin oluşturduğu “kitap’da/ilim’de” de aynı muazzam matematiksel ve geometrik düzen yansımaktadır.

Gerçek Rasul’ün ağzından çıkan her söz ve beyninden çıkan her düşünce sonsuz sınırsız mikro ve makro evrenin sonsuz sınırsız sistem ve düzenini vahiy hakikatinde aynı sistem ve orantılılıkta yansıtır. Bu nedenle.. Gerçek Rasul vahyi beyan ederken şiir yazar gibi kendisini matematiksel oranlara, kafiyelere, vezinlere zorlamasına gerek yoktur. Rasul’ün doğal seslenişi evrenin doğal düzeni gibidir. Evrende düzensizliğe yer yoktur. Rasul’ün seslenişinde de doğal olarak düzensizliğe yer yoktur. Kuran’daki matematik düzen ve orantılarda ben doğaüstülük/mucize aramıyorum… tam aksine Kuran’daki matematiksel düzen ve orantılarda tam bir evrensel doğallık görüyorum.

Zira o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Canı çıkasıca ne biçim ölçtü biçti! Sonra, canı çıkasıca tekrar (ölçtü biçti); nasıl ölçtü biçtiyse! Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda kibirini yenemeyip sırt çevirdi de: Bu (Kur’an) dedi, olsa olsa sihirbazlardan öğrenilip) nakledilen bir sihirdir. Bu insan sözünden başka bir şey değildir (dedi)(Müddesir Suresi, 18-25)

Evrenin muazzam matematiksel ve orantısal yapısını tamamıyla deşifre etmek nasıl imkânsız ise evrenin mikro yansıması olan Kuran’ın muazzam matematiğini ve orantılarını tamamıyla deşifre etmek de imkânsızdır. Kuran’daki evrensel sayısallığı farkeden matematik dahisi bir Arap müşrik yaptığı hesaplarla “Kuran beşer kelamı olamaz, tanrı kelamıdır” sonucuna ulaşmasına rağmen “Kuran bir sihirbazın büyülü sözleridir” diyerek gerçeği inkar etmiştir…
 
Gerçi o müşriğin gizlediği kişisel hükmü Kuran’ı ancak bir tanrının yazabileceği zannı idi. Bu nedenle o müşrikin inkârına ben üzülmüyorum. Kuran ise bir tanrının doğaüstü mucize kitabı değildir “Allah Hakikati”nin Muhammedî ölçeklerle yansıyan vahyidir.

Ben Kuran’a beşer kelamı veya tanrı kelamı demiyorum.. Kuran “Allah Hakikati”ne yükselmiş Hz. Muhammed a.s.’ın bilincinden yansıyan “mikro ve makro evrenin” yani sonsuz altı bin küsur ayete indirgenmiş hologramik bir yansımasıdır… Ayrıca şunu da ekliyorum. Kuran’da görünen doğallık evrensel doğallığın, Kuran’da görünen yüzeysel dağınıklık (?) evrende görünen yüzeysel dağınıklığın (?), Kuran’da görünen tevafuk evrendeki tevafukun, Kuran’da rastgele (?) gibi art arda sıralanan âyetlerin evrende rastgele gibi art arda gelişen olayların Hz. Muhammed aynasında olduğu gibi yansımasıdır.

“Allah-vahiy-Risalet” ile “tanrı-mesaj-peygamber” kavram grubunu alıntılar ve kişisel yorumlarımla karşılaştırmaya çalıştım. Değerli A.N.’nin mesajlarında asıl vurgulamak istediği tasavvufi konuların sorgulanmasına inşallah diğer yazılarımda başlayacağım.

Selam ve saygılarımla

Kemal Gökdoğan
www.tasavvufdefteri.wordpress.com
kemalgokdogan@gmail.com

BU DÖKÜMAN YORUMSUZ BLOG‘DAN ALINMIŞTIR

MONOTEİZM-İSLAM-TASAVVUF YAZILARININ TAMAMI

Monoteizmin Gölgesinde Kalan  Tevhid İnancı
http://tasavvufdefteri.wordpress.com/2010/04/27/monoteizmin-golgesinde-kalan-tevhid-inanci/

Monoteizmin Gölgesinde Kalan  Vahiy Ve Risalet
http://tasavvufdefteri.wordpress.com/2010/05/04/monoteizmin-golgesinde-kalan-%e2%80%9cvahiy-ve-risalet%e2%80%9d/

Monoteizmin Gölgesinde Kalan Tasavvuf Düşüncesi
http://tasavvufdefteri.wordpress.com/2011/03/08/monoteizmin-golgesinde-kalan-tasavvuf-dusuncesi-1/

0 Yanıt, “Monoteizmin Gölgesinde Kalan “Vahiy Ve Risalet””



  1. Yorum yapın

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s




Yorumlar

tasavvufdefteri on Türkçe Namaz
Doğan on Türkçe Namaz
Nihat Demirkol on İyi’nin Kötü’yle B…
Nihat Demirkol on Duygusuz Evren
M.Reşit Yazıcı on “YOK”LUK “YOKTUR”

Kategoriler

YAZI TAKVİMİ

Mayıs 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Nis   Haz »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.